Ağlamak Sabır Göstermekten Daha Kolay PDF Yazdır e-Posta
  
Pazar, 07 Şubat 2010 16:26

Ağlamak Sabır Göstermekten Daha Kolay

Trakya’da yaşadığı köy eviyle şehir hayatından uzaklaşan Candan Erçetin, uzun aradan sonra yeni şarkılarıyla nihayet döndü. Bu süreçte hayatı, olan biteni seyrederken konuşmak yerine susmayı tercih etti. O dönemin tortuları da yeni albümü Kırık Kalpler Durağında’da.

Cumhuriyet- Candan Erçetin bundan tam 15 yıl önce ters oturduğu sandalyesi ve durmadan gülümsediği Umrumda Değil şarkısıyla girdi hayatımıza. Galatasaray Lisesi’nde müzik öğretmeni olduğunu öğrendik sonra. Onu dinledikçe, albümlerinin sayısı artmaya başladıkça içindeki farklı kadınları keşfettik. Bazı şarkılarıyla kederli bazılarıyla umutlu bir kadındı. Fransız chanson’lardan oluşan bir albümün üzerine Rum türkülerini koydu. Hepsi birbirinden çok farklı olsa da “Bunlar beni ben yapan şeyler” diyor Candan Erçetin. Suskunluğunu ve sabrını katarak yaşadığı hayatını albümlere dönüştürüyor. Son albümü Kırık Kalpler Durağı’nda için 5 yıl 5 ay 27 gün bekledi. O kadar beklemiş ki, yazdığı şarkılar sığmamış albüme. Candan Erçetin’le e-mail yoluyla bir söyleşi yaptık. Kendi hayatımın önemli kadın şarkıcılarından olduğundan “şimdi karşılıklı otursak ne sorardım” diye düşünüp aklıma gelen her şeyi sordum Erçetin’e. Sonuçta ortaya uzaktan da olsa samimi bir söyleşi çıktı.

- Sizin müziğinizi tanımlarken ancak Candan Erçetin müzikleri diyebiliyorum. Bu yıl sizinle tanışmamızın 15. yılı. Nasıl başardınız bunu?

- Bu benim hep yapmak istediğim ama becerip beceremediğimi de hiç öğrenme şansım olmayan bir şey, dolayısıyla eğer siz böyle görüyorsanız bu benim için çok değerli. Peşinde koştuğum hep kendine özgü olmak. İyi ya da kötü olmaktan daha önemli özgün olmak, bu çok dikkat ettiğim bir husus ama böyle olurken kendini tekrar etmemek de verdiğim diğer bir savaş.

- Rum ezgileri, Fransız chanson’ları, türküler... Bunların hepsini içinizde bekletiyor musunuz? Bir harman çıkıyor ortaya her seferinde.

- İnsanı olduğu şey yapan, yaşadığı mekân, ortam, kültür birikimleri bence. İşte benim içimde birikenler de yetiştiğim küçük şehrin göçmen türküleri, gittiğim yatılı okulun Fransız öğretmenleri, okuduğum klasik arkeolojinin antik Yunancası, opera eğitimimin klasik melodileri, napolitenleri... Hepsi içimde bir yerlerde beni ben yapıyor. Bu harmandan benim çekip çıkarmaya çalıştığım ise onların tortularını süzüp hiçbiri olmadan kendim olmak.

- Uzaktan bakınca oldukça “snob” durmanıza karşın içinizde, elinde kepçesiyle gezen, turşu kuran bir kadın da saklıyorsunuz. Hangisi sizsiniz? Ya da snob duruşunuz bize mi öyle geliyor?

- Snob yani seçkin görünmek için bazı çevrelerdeki düşünceleri benimseyen, hayranlık duyan ve onlar gibi davranmaya özenen kişi, Türkçe anlamıyla züppe... Bu, hayatımın hiçbir döneminde olmadığım, olamayacağım hatta olanlardan da pek hoşlanmadığım bir durum. Fakat 15 yıldır çeşitli vesilelerle beni uzaktan tanıyanlardan birçok kez gelen bir soru bu. Sanırım karşıdan bakıldığında, hayallerde bu kimliği çağrıştıran ve kafalarda bu soruyu yaratan bir hata var görüntümde. Fiziki olarak renklerimin solukluğu beni biraz sert ve uzak yapıyor, eh sanırım ben de içimdeki sıcaklığı çabuk yayamıyorum etrafa, sonuçta da bu yargı benim yaftam oluyor. Halbuki önünde mutfak önlüğüyle yemek, turşu yapan, evdeki küçük tamiratlar için alet çantası olan, sevdikleriyle, ailesiyle bir arada olmaktan daha kıymetli hiçbir şeyi olmayan biriyim ama bunu sadece ben ve beni yakından tanıyanlar biliyoruz.

- Kendinizi nereye ait hissediyorsunuz? Bir Trakyalıyım ben mi dersiniz kolaylıkla yoksa İstanbulluyum mu? Trakya’da bir köy eviniz varmış sanırım.

- Bu şehirde geçirdiğim süre Trakya’da geçirdiğimden daha uzun olsa dahi hiçbir zaman İstanbullu olmadım. Olmak da istemiyorum. Ben küçük şehre aitim, öyle hissediyorum çünkü büyük şehrin samimiyetsizliği, güvensizliği, değişkenliği, çıkarcılığı, kızgınlığı yok bende. Evet, köyüme dönüş projesi kapsamında bir ev yaptım ve yavaş yavaş hayatımı oraya doğru yönlendiriyorum.

- Sizi düşünürken hep kendi kendime kim bilir kaç müzik öğretmeninin rüyasıdır bir Candan Erçetin olmak derim. Acaba hâlâ tüm müzik öğretmenlerinin idolü olabilir misiniz sizce?

- Ben önce müzik öğretmeni sonra şarkıcı olmadım ki. Sadece kendi okulumdaki bir kadro açığını doldurmak üzere o zamanki müdürümüz sevgili hocam Prof. Dr. Erdoğan Teziç’in daveti ve teşvikiyle müzik öğretmenliği yapmaya başladım. O bakımdan benim değil Erdoğan Hocamın idol olması gereken bir durumdur benim müzik öğretmenliğim.

- Şarkılarınızdaki tespitlerinizi ve metaforlarınızı seviyorum. Şarkı sözü dışında da bir şeyler yazar mısınız?

- Hayır, şu ana kadar şarkı sözünden başka bir form yazmadım ama kendimi en iyi yazarak ifade ettiğimi yıllar içinde anladım. Ara sıra hikâye ya da roman yazmak aklıma düşmeye başladı.

- Neler besliyor sizi? Oturup peçetelere mi karalarsınız şarkı sözlerinizi, gece yarısı uyanır mısınız?

- Hayatı seyretmeyi seviyorum, zamanla sessiz kalıp dinlemenin, konuşmaktan daha değerli olduğunu da öğrendim. O bakımdan her şeyden besleniyorum. Peçetelere not alacak kadar gezmiyorum ama evde bir defterim var her şey orada birikiyor. Gece uykum deliksiz denen türden ama uyumadan önce ya da uyanır uyanmaz not aldığım da oluyor bazen.


Kadın olmak gurur verici

- Cesursunuz da müzik konusunda. Remiks çalışmaları yaptınız, Chante hier pour aujourd’hui albümünü yaptınız, Ceza’yla meşhur düetiniz var...

- Aslında bunlar cesaret mi bilmiyorum ama yenilik ve değişiklik peşinde koşan biri olduğum kesin.

- Hayat planlar yaparken başınıza gelenlerdir gibi, “kul kurar kader gülermiş”. Siz inanır mısınız kadere? Dönüp de vay be dediğiniz zamanlar oluyor mu?

- Bizim kurduklarımıza gülümseyen bir güç var. Buna artık kader mi deriz, senaryo mu deriz bilmem ama hiçbir şeyin planladığımız gibi gitmediğini görünce ve bunu gördüğümüz süreler yıllarla ölçülmeye başlayınca insan ister istemez buna inanıyor. Olmaz mı “vay be” dediğim zamanlar. Hem de çift taraflı yani olur zannettiğim ama olmayanlar bir yanda, olmayacak hayal diye kurup da gerçekleşenler diğer yanda. Hepsi bana bakıp gülüyorlar ben de bu sayede aslında bir su damlasından daha güçlü olmadığımı hissediyorum.

- Sizi daha çok kadınların sevmesi tesadüf değil bence. Bir kadın duruşu, bakış açısı var sözlerinizde.

- Evet, kadın olmak benim hep gurur duyduğum ve mutlu olduğum bir durum. Şarkılarım da benim gibi hisseden kadınlar tarafından sahiplenildikçe tanışmadan bir ilişki oluşuyor aramızda.

- Kişisel ama sizin albümleriniz benim için genelde hayatımın dönemlerini anlatır. Şu albümde şu yaz mevsimiydi, şu albümü de hep yolda dinlerdik gibi. Uzun aralar vermenizin etkisi mi bilmiyorum. Nasıl oluyor bu?

- Bilmem ki, siz söyleyin... Ben sadece şarkıları yazıyorum üstelik de sizinle tanışmadan. Siz hayatınızı bu şarkılarla dönemlere ayırıyorsunuz. Bu tabii kadın olarak hayatta aynı devrelerden geçip benzer duygularla yol almamızdan kaynaklanıyor olabilir ama gene de bunu sağlayan sizsiniz ben değil.

- Bazen bazı şarkılarınızda dünyanın yükünün üzerine basmış yükselmiş bir kadın görüyorum. Hani dünyanın tasası bitmiş, ermiş de yukarıdan bakıyor gibi. Bunu nasıl yapıyorsunuz? Bir yanda âşık bir yanda her şeye göğüs germiş, acıların üstünden geçmiş biri?


- Çok zor değil. Tek sırrı var. Sabır... sabır... sabır... Ağzınıza dolan bir lafı yutmak, içinizden şiddet duygusu yükseldiğinde durmak, haksızlığa uğradığınızı düşündüğünüzde yerinizi değiştirip meselenin başka açılardan nasıl göründüğüne bakmak. Hâlâ iç huzuruna erememişseniz de kâğıdı kalemi alıp yazmak. Dünyanın tasası katiyen bitmiyor, bitmez ama bazen biraz dışına çıkıp seyretmek mümkün.

- Son albümünüzden bahsedelim biraz da. Bekleyişiniz sizi de yormuş olmalı ki, tam 5 yıl 5 ay 27 gündür sustuğunuzu saymışsınız. Sigarayı bırakanlar gibi... Peki neden sustunuz bu kadar zaman? İçinizden mi konuştunuz, yazdım ama sustum diyorsunuz?

- Sustum işte. Canım bir şey söylemek yerine biriktirip biraz olan biteni seyretmek istedi. Diğer 5 albümü ikişer yıl arayla yapmışım. Bu alışkanlığın dışına çıkmak istedim, belki de içimden konuştum ama sürekli yazdım. Yazma konusunda hızımı öyle bir alamamışım ki bu albüme sığdıramadığım bir sürü şarkı kaldı elimde.

- Ayşe Kulin’in söz yazması nasıl oldu?

- Ayşe Kulin’le ortak dostlarımız aracılığıyla tanışma fırsatım oldu. Ben kendisine “bu kadar güzel romanlar yazan birinin mutlaka güzel şiirleri de vardır” diye takıldım. O da “evet var” dedi ve hemen ertesi gün birkaç şiirini yolladı. “Bahar” şiirinden çok etkilendim ve müziğini yaptım. Benim için çok kıymetli oldu bu.

- Neyzen Tevfik ve Ömer Hayyam’ın sözlerinin üzerine müziğiniz. Nereden aklınıza geldi?


- Ömer Hayyam benim hayranlıkla okuduğum bir düşünür. Neyzen Tevfik ise çok saygı duyduğum bir taşlama ustası. Üçümüzün arasında asırlar var ve ben bu buluşmayı çok heyecan verici buldum. Bambaşka devirlerde benzer şeyleri hissetmişiz, demek ki dünyanın gidişatı da kolay değişmiyor.

Candan Erçetin'i en çok kadınlar seviyor. O da bundan hoşnut. “Şarkılarım da benim gibi hisseden kadınlar tarafından sahiplenildikçe tanışmadan bir ilişki oluşuyor aramızda” diyor.



Aşk ve ölüm acısı yüzyıllardır aynı

- Şarkılarınızı yıllar sonra da dinlediğimizde bir bakıyoruz hâlâ dinleyince yeni yaşanmışlıklardan bir parça bulabiliyoruz. Kadınların, ilişkilerin sorunları kendini tekrar ettiğinden mi, hiç değişmediğinden mi dünya kurulalı beri?


- Aslında insanlık tarihi boyunca insanın duyguları değişmiyor. Yani ilk çağlardaki kadının aşk acısıyla 2000’lerin kadınının hissettiği acı aynı. Keza ölümde de durum aynı. Sadece dil gelişiyor, teknoloji, ekonomi, din, bilgi, politika ve durum değişiyor ama duygular aynı kalıyor. Bu duyguların ifade edildiği kelimeler eskimedikçe şarkılarla yılları aşmak mümkün. Müzik için ise dilin dinamiği de önem taşımıyor. Söz konusu olan müzik olunca yüzyıllar aşılabiliyor.

- “Biz çok uzun yıllardır bir köşede durup seyreder olduk. Seyrettiklerimizin boyutları daha vahim yerlere ulaştıkça, biz daha da sessizleşmeye başladık. Ama bu doğrudan bize etki etti, yaşamımızın kalitesini düşürdü” demişsiniz. Peki ne yapmak lazım sizce?


- Uzun süren uykulardan uyanmak da zaman alır. Ama farkına varmak çok önemli bence. En azından meseleyi tespit edip uykumuzu açmaya gayret edebiliriz. Aksi takdirde üzerimizdeki yabancı yorganı hiç kaldıramayacağız. Artık ülkeler eskisi gibi askerle topla tüfekle istila edilmiyor. Her şey önce borçla başlıyor sonra o ülkenin ihtiyaç sahipleri tespit ediliyor, ardından da teknoloji sayesinde koca bir millet kültür istilasına uğratılabiliyor. Hem daha ucuz hem daha hızlı bir ele geçirme bu.

- Özel hayatınızı konuşmayı sevmiyorsunuz. Bu ketumluk şarkılarınıza nasıl yansıyor? Üstüne yük olmaz mı insanın?

- Ben sadece konuşmayı sevmiyorum. Şarkılarımda birçok şey yazmışım... Hem de bağıra çağıra söylüyorum ve üzerimdeki yükü bir nebze atıyorum.



Aşk şarkıları


- Uzun yıllardır biriyle beraber olan bir kadından insan bu kadar iç yakan aşk şarkıları da beklemiyor açıkçası. Nerden çıkıyor o sözler?


- Bakın bu da bir önyargı işte. Bir ilişkiyi uzun sürdürebilmek ayrılıklardan daha mı az acı verir zannediyorsunuz? Bence ilişkiyi uzun sürdürebilmek de çok zor çünkü daha büyük emek istiyor, o emeğin içinde de hem karşınızdakiyle hem kendinizle katman katman derinliklere inerek yüzleşmek var. Kabul etmeyi öğrenmek, affetmeyi öğrenmek var. Bence sizi terk eden birinin ardından ağlamak, sevdiğinizin sizi kahreden bazı kararları karşısında sabır göstermekten daha kolay.

- Herkes aslında yalnızdır mı diyorsunuz?


- Evet. Tıpkı doğarken ve ölürken olduğu gibi yaşarken de yalnızız sadece bunu kabullenmek istemiyoruz.

Cumhuriyet  -  Sinem Dönmez  -  www.muhsinyazici.com