Eğitim, Çocuğu Tanımak ve Sevmekle Başlar !

Çocuklara Masallar
Masal: Altın Yumurtlayan Tavuk Uzun zaman önce şirin bir köyde yoksul bir köylü çiftçi yaşarmış. Bu PDF Yazdır e-Posta
  
Pazar, 03 Mart 2013 09:52

Masal: Altın Yumurtlayan Tavuk

Uzun zaman önce şirin bir köyde yoksul bir köylü çiftçi yaşarmış. Bu çiftçi tavukları çok severmiş, her gün tavukları beslermiş ama bir tavuğu varmış ki çok özelmiş.

 

Özelliği ise altın yumurtluyor olmasıymış, çiftçi her gün altından olan yumurtayı şehre götürüp kuyumcuda bozdururmuş

Bu böyle giderken yoksul çiftçi giderek zenginleşmeye başlamış, zenginleştikçe çiftçi değişmiş artık para kazanıp geçinmek için çalışmaya gerek duymuyormuş.

Çiftçi her gün altın yumurtlayan tavuğun yumurtasını satarak geçiniyormuş. Çok geçmeden çiftçi gereksiz şeylere harcamaya başlamış. Bu parayı ve bir süre sonra yetmemeye başlamış.

Çiftçi artık tavuğu sevip okşamıyor ona eskisi kadar değer verip sevmiyormuş. Çiftçi zamanla tavuğun karnında bir hazine olduğunu düşünmeye başlamış.

Eğer tavuğu kesip karnındaki hazineyi alırsa ömür boyu zengin yaşayacağını düşünmüş.

Çiftçi aç gözlü olmaya başlamış ve bir gün elinde bir bıçak ile kümese girmiş.

Tavuk çiftçiyi öyle görünce kaçmaya başlamış. Çiftçi kararlıymış, tavuğu yakalamış ve anında kesmiş.

Hemen tavuğun karnını kesip merak için karnına bakmış ama bir de ne görsün?

Tavuğun karnı ne altın doluymuş ne de hazine varmış.

Aç gözlülük yaptığını o anda anlamış ve pişman olmuş. Fakat tavuk öldüğü için iş işten geçmiş.

 

 
Masal: Ay Avcısı ve Eskimolar Bu olayın kahramanları İzlanda'nın soğuk köylerinde yaşayan Eskimolard PDF Yazdır e-Posta
  
Pazar, 03 Mart 2013 09:50

 

Masal: Ay Avcısı ve Eskimolar

Bu olayın kahramanları İzlanda'nın soğuk köylerinde yaşayan Eskimolardır.

 

Ayon dolunay olduğu bir gece, genç Eskimo fok balığı peşinde dolaşırken gözü dağın tepesdindeki aya takılıyor:

-"Şu dağın tepesine çıksam,ayı yakalasam sonrada köye kadar yuvarlaya yuvarlaya getirsem ne güzel olur" diye düşünüyormuş genç Eskimo.

-"Gecelerimiz aydınlatan kandilin yağı bitsede fark etmez artık! Koca ay buzdan yaptığımız kulubenin içinde bizi hep aydınlatır."

Genç Eskimo çok iyi kalpliydi.
Kocama ayın tek başına kendi kulubesini değil, herkesi aydınlatmasını istiyordu.

Bu nedenle:

-"Büyük bir kulube yapar, bütün köy halkı oraya yerleşiriz, ayı da kulubenin tepesine asarız" diye düşündü. Böylece Eskimo delikanlı köye gidip bütün gençleri topladı, onlarla birlikte dağın tepesine ayı tutmaya çıktılar.

Ama dağın tepesine ulaştıkları zaman birde ne görsünler, ay daha da yukarıda. Ellerini uzattılar, zıpladılar ama yakalayamadılar.

Hiçbirinin kolu o kadar uzun değildi.

Bu arada birinin aklına daha yüksek bir dağa çıkmak geldi.
Gerçekten de daha yüksek bir dağa tırmanırlarsa belki de ayı oradan yakalayabilirlerdi.

Tekrar düzlüğe inip daha yüksek bir tepeyi gözlerine kestirdiler.
Gerçekten de ay şimdi o tepenin doruğuna asılmış gibi duruyordu. Heyecanla oraya tırmandılar, ama zirveye ulaştıklarında ayın daha yüksekte havada asılı olduğunu gördüler. Zıpladılar, hopladılar, ama nafile!

Aya ulaşamadılar gene.

Eskimolar o gece çevredeki bütün dağları dolaştılar.
Ama  ovadan dağın doruğunda gibi görünen ay, dağın tepesine tırmandıklarında sanki daha yükseğe çekiliyor gibiydi. Bunun üzerine gençler ayın kendilerinden korktuğunu, yakalanmamak için de onlar yaklaştıkça ayın uzaklaştığını düşündüler. Kocaman yusyuvarlak ayı ele geçirmek için onu ikna etmeye karar verdiler.

Şarkı söylemeye başladılar.

"Güzel ay,
canım ay, yanımıza gel, mutlu et.
 Bizi bekler yağlı ekmek, tatlı çörek, ziyafet."

Fakat ayın Eskimoların yanına inmeye hiç niyeti yoktu.
Galiba canı yağlı ekmek, tatlı çörek istemiyordu. Çünkü her defasında onlar düzlükteyken dağın tepesine iniyor, zirveye tırmandıklarında ise gökyüzüne kaçıyordu.

Eskimo gençler sonunda yorgun ve bitkin köylerine döndüler.
Ayı yakalayamadıkları için büyük bir buz kulubesi de inşa etmekten vazgeçtiler.

O zamandan beri küçük kulubelerde yaşamaya, fok balığı yağıyla aydınlatan kandiller kullanmaya devam ettiler.

Kim bilir belki de ayı yakalayamamaları çok iyi oldu.

Ay hepimize kaldı!

 İzlanda Masalı

www.muhsinyazici.com

 
Masal: Akıl Okulu Bir gün ülkenin küçük kasabalarından olan Yitan'da şöyle bir haber yayılmış: - Güz PDF Yazdır e-Posta
  
Pazar, 03 Mart 2013 09:41

Masal: Akıl Okulu

Bir gün ülkenin küçük kasabalarından olan Yitan'da şöyle bir haber yayılmış:
- Güzel başkentimizde bir Akıl Okulu varmış. Her kim o okula giderse orada akıl öğretiliyormuş.

Herkes bu haberi şaşkınlıkla birbirine anlatıyormuş. Kasabanın en zenginlerinden olan bir adam da bu haberi duyunca kahkahalarla gülmeye başlamış:

- “Efendim, hayatımda hiç bu kadar komik bir şey duymamıştım. Bir insan akıllıysa akıllıdır. Sonradan akıl kazanılır mı hiç? Olacak şey midir? Duyulmuş mudur? Görülmüş müdür?”

 

Bu adam çok zengin olduğu için çocuklarının hiçbirisini okutmamış. Öyle çok parası varmış ki, istese kasabanın tamamını satın alabilirmiş. Fakat çocuklarına devamlı şöyle diyormuş:

- “Şükürler olsun çok paramız var. Yine de paramıza para katmalıyız. Ne kadar çok kazanırsak o kadar güçlü oluruz.”

Çocuklarından biri ise, babasının bu düşüncesine katılmıyormuş.

Devamlı:

-“ Babacığım, okumak gibisi var mıdır? diyormuş. Bak ne çok paramız var. Ama bu parayla bilgi satın alamayız. Buna kimsenin de gücü yetmez. Neden okumayı kötü görüyorsun?” Adam, çocuğunun bu sözlerini günlerce, gecelerce düşünmüş durmuş. Sabahlara kadar sayıklar olmuş:

-'Akıl okulu? Akıl okulu?'

Bir sabah dayanamamış ve kararını vermiş:

- “Böyle olmayacak. Şu Akıl Okulu neymiş gidip göreceğim.”

Adam yolculuk için hazırlanmış. Atına binmiş ve yola koyulmuş.

Günler geçmiş. Geceler geçmiş. Memleketinden ayrılalı tam otuziki gün olmuş. Günün birinde, yolda ağır ağır yürüyen bir ihtiyara rastlamış. İhtiyarın gözleri görmüyormuş.

Adam bu ihtiyarın haline acımış. Yanına yaklaşarak:

- “Ey yolcu, nereye gidiyorsun? diye sormuş.

İhtiyar da başkente gitmek istediğini söylemiş. Bunun üzerine adam atından inmiş ve ihtiyarı atına bindirmiş:

- “Ben de başkente gidiyorum. demiş.

Bir günlük yolum kaldı. Birlikte konuşa konuşa gideriz. İhtiyar atın üzerinde, adam yaya yolculuklarına devam etmişler.

Şehre vardıkları zaman adam ihtiyara:

-“ İşte başkente geldik, demiş. Burada inebilirsin.”

Fakat ihtiyar, adama şunları söylemiş:

-“Madem bir iyilik yaptın, bunun gerisini de getir. Beni şehrin meydanına kadar götür. Ondan sonra var git nereye gideceksen.”

Adam hiç karşı çıkmamış ve tamam demiş. Beş-on dakika sonra şehrin meydanına gelmişler.

Tam bu sırada ihtiyar bağırmaya başlamış:

-“ İmdat!.. Yardım edin. Bu adam atımı çalmak istiyor. Bu garibana yardım elini uzatacak yok mu? İmdat!..”

Meydandaki insanlar koşa koşa gelmişler onların yanına. İhtiyar kör olduğu için ona acımışlar ve adamı suçlamışlar:

- “Utanmıyor musun bu yaşta hırsızlık yapmaya! Hem de kör bir adamın atını çalmaya çalışıyorsun.

Adam haykırıyormuş:

- “Hayır yalan söylüyor. Bu at benim. Onu yoldan ben aldım. İhtiyardır, yorulmasın, bir iyilik yapmış olayım, dedim. Bu at benim. Ben hayatımda hırsızlık yapmadım. O yalancıdır.”

Fakat gel gelelim insanlar adamı dinlememişler. Atı, kör ihtiyarı ve adamı doğruca şehrin hakimine götürmüşler.

Hakim önce kör ihtiyarı, sonra adamı dinlemiş.

Ardından da şöyle demiş:

- “Bana bir baytar, bir nalbant, bir de saraç çağırın. Hemen gelsinler. Bekliyoruz.”

Adam bu üç kişinin neden çağrıldığını bir türlü anlayamamış. Kimseye de soramamış. Mecburen çağrılanların gelmesini beklemiş. Kısa bir zaman sonra da hep beraber gelmişler. Hakim gelenleri tek tek huzuruna kabul etmiş.

Önce baytar alınmış odaya. Hakim ona sormuş:

- “Ata bak. Bu at hangi memlekete aittir? Baytar şöyle karşılık vermiş:

- “Çok fazla incelemeye gerek yok. Bu at bu şehirden alınmamış. Yitan yöresine ait bir attır.”

Adam kendi memleketinin ismini duyunca hayretler içinde kalmış.

Bu sefer de hakim nalbantı çağırmış ve ona:

- “Sen de bu atın nerede nallandığına bak,” demiş.

Nalbant biraz inceledikten sonra şunları söylemiş:

-“ Bu at burada nallanmamış. Yitan yöresinde atlar böyle nallanır. Bizimkine benzemez.”

Adam yine şaşırmış. Kendi kendine,

-“Nasıl bilebilirler?” diye sorup duruyormuş.

Hakim son olarak saraca:

- “Bu atın koşumlarını incele, demiş. Nasıl eyerlenmiş?

Saraç hiç beklemeden yanıt vermiş:

- “Efendim, ilk bakışta bizim yöremize ait olmadığı anlaşılıyor. Yitan yöresinin koşum şeklidir.”

Hakim yanıtları aldıktan sonra atın sahibine dönerek:

- “Evet, sen doğru söylüyordun, demiş. Bu at senin. Artık atını alıp gidebilirsin. İhtiyara da gereken ceza verilecektir. Hiç meraklanma.”

Fakat adam dayanamayarak hakime sormuş:

-“ Siz böyle bir şey yapmayı nasıl düşündünüz? Bu adamlar, bu atın Yitan yöresine ait olduğunu nereden anladılar? Lütfen bana söyler misiniz bütün bunlar nasıl olabiliyor?”

Hakim adamın sorusuna gülerek yanıt vermiş:

- “Ben ve bu gördüğün herkes, bu şehirdeki Akıl Okulunu bitirdik. Her şeyi o okulda öğrendik. Orada doğrunun nerede ve nasıl bulunacağı öğretilir.”

Adam böylece Akıl Okulunun ne anlama geldiğini yaşayarak öğrenmiş. Heyecanla memleketi olan Yitan'a dönmüş. Bütün olanları ailesine ve arkadaşlarına anlatmış.

Sonra da bütün çocuklarını bu Akıl Okuluna göndermiş. Anlamış ki, herkeste akıl var, ama onu kullanabilmek için eğitim gerekiyor.

www.muhsinyazici.com

 
Günün Masalı: Ağaç Ev – Çocuklarımıza masal okuyalım, anlatalım PDF Yazdır e-Posta
  
Pazar, 03 Mart 2013 09:27

Günün Masalı: Ağaç Ev – Çocuklarımıza masal okuyalım, anlatalım

Bir varmış bir yokmuş. Korulu Park Mahallesi’nde Defne diye yaramaz bir kız çocuğu varmış.

Defne, her zaman okul dönüşlerinde evlerinin karşısındaki parkta oynarmış. En sevdiği oyun ağaca tırmanma oyunuymuş. Üstelik tırmanmakta pek marifetliymiş. Hem çok hızlıymış hem de çok yükseğe tırmanabiliyormuş. Çok eğleniyormuş tırmanırken. Bâzen dizi ağaçların kabuğuna sürtüp yaralanıyor, bâzen parmakları soyuluyormuş ama o farkına varmıyormuş bile.

Park bekçileri yakaladıklarında,

-“Ağaca tırmanmak yasak! Bilmiyo musun?” diye kızıyorlarmış.

Devamını oku...
 
Masal: Çıplak kral Ülkenin birinde giyimine düşkün, kendini beğenmiş bir kral varmış. Kendini çok a PDF Yazdır e-Posta
  
Cuma, 01 Mart 2013 16:50

Masal: Çıplak kral

 Ülkenin birinde giyimine düşkün, kendini beğenmiş bir kral varmış. Kendini çok akıllı sanan kral, giyim kuşamından başka bir şey düşünmezmiş.
Günlerden bir gün komşu ülkenin kralı kendisini ziyaret etmek istediğini bildirmiş. Elbette ki, bizim kralın ilk aklına gelen yine ne giyeceği olmuş.

Hemen adamlarını çağırtmış:
-"Tüm dünyaya haber gönderin" demiş.

Devamını oku...
 
Gürültülü çocuk PDF Yazdır e-Posta
  
Cuma, 06 Şubat 2009 05:51

Gürültülü Çocuk

Gürültücü çocuğu hiç kimse sevmezdi. Çünkü o kadar gürültü yapardı ki yer yerinden oynardı. Hele yürürken çıkardığı sesler dayanılacak gibi değildi.

Son Güncelleme ( Cuma, 06 Şubat 2009 05:59 )
Devamını oku...
 
Pamuk Prenses Ve Yedi Cüceler PDF Yazdır e-Posta
  
Perşembe, 25 Aralık 2008 21:58


Vaktiyle bir kış ortası… Kar taneleri gökten yere tüyler gibi dökülürken, kraliçenin biri, siyah abanoz çerçeveli bir pencerenin önüne oturmuş, dikiş dikiyormuş. Bu aralık pencereden dışarı bakarken parmağına iğne batmış.
Son Güncelleme ( Cuma, 06 Şubat 2009 05:59 )
Devamını oku...
 
Nasrettin Hoca "Birbirine karışan ayaklar" PDF Yazdır e-Posta
  
Çarşamba, 17 Aralık 2008 15:41


Çocuklar dere boyuna dizilmiş oturuyorlar, değneklerin ucundaki oltalarla sözüm ona balık avlıyorlardı. Amaç serinlemek. Hepsi de ayaklarını suya daldırmışlardı.
Son Güncelleme ( Perşembe, 01 Ocak 2009 18:17 )
Devamını oku...
 
Bilge dede ve aslan ile maymunun hikâyesi PDF Yazdır e-Posta
  
Çarşamba, 17 Aralık 2008 15:34

Bir varmış bir yokmuş
Bir dağ köyünün en yakın tepesinde evi olan bir bilge varmış. Bu dağ köyü oldukça kalabalık bir köymüş. Tam 150 hane ve 700 nüfusu varmış bu köyün. Ve üç yüz tane çocuk varmış.
Son Güncelleme ( Perşembe, 01 Ocak 2009 18:21 )
Devamını oku...
 
Aydede ve Kumdan Kaleler PDF Yazdır e-Posta
  
Çarşamba, 17 Aralık 2008 15:28
                                                  


Çocukların bu sıcakta dışarıda oynamasına izin vermemişlerdi, çünkü güneşin altında çok fazla kalırlarsa hasta olabilirlerdi. Fakat evler de çok sıcaktı. Mahallenin bütün çocukları birbirleriyle pencerelerden, balkonlardan haberleşerek denize gitmeye karar verdiler.
Son Güncelleme ( Perşembe, 01 Ocak 2009 18:24 )
Devamını oku...
 
Keloğlan ve sihirli taş PDF Yazdır e-Posta
  
Cuma, 12 Aralık 2008 20:13
                                          

   Keloğlan Ve Sihirli Taş


 Bir varmış, bir yokmuş. Allah’ın kulu çokmuş. Evvel zaman içinde bir Keloğlan varmış. İhtiyar ve yoksul annesi, bu biricik oğlunu “Kel oğlum, keleş oğlum” diye severmiş.
Son Güncelleme ( Perşembe, 01 Ocak 2009 18:26 )
Devamını oku...
 
Keloğlan İle vefasız arkadaşı PDF Yazdır e-Posta
  
Cuma, 12 Aralık 2008 20:07

                         Keloğlan İle Vefasız Arkadaşı

Bir varmış, bir yokmuş, hem de Allahın kulu çok­muş, bu kullardan biri de herkesin adını sanını işittiği bizim ünlü Keloğlanmış.

Keloğlan’ın bir arkadaşı varmış. Adı Hüsemmiş.

Yedikleri içtikleri bir gidermiş. Çok samimi imişler.

Böyle imiş ama Hüsem aşırı derecede kıskanç ruh­lu biriymiş. Bir gözünü diğer gözünden kıskanırmış ve çok da çekemez bir yapısı varmış…
Son Güncelleme ( Pazartesi, 22 Aralık 2008 13:56 )
Devamını oku...
 
Hansel ve Gretel PDF Yazdır e-Posta
  
Çarşamba, 10 Aralık 2008 08:11

                                     Hansel ve Gretel

 

Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde bir oduncu yaşarmış ormanın derinliklerinde. Bu oduncunun Hansel ve gratel adında iki çocuğu varmış. Hansel ve Gratel’in anneleri onlar daha çok küçükken ölmüş, babaları da çok kötü kalpli bir kadını üvey anne olarak başlarına getirmiş.

Üvey anne, hain, kötü kalpli bir kadınmış. Bu fakir hayatı yaşamaktan nefret ediyor, Hansel ve Gratel’e elinden geldiğince kötü davranıyormuş.
Son Güncelleme ( Pazartesi, 22 Aralık 2008 13:58 )
Devamını oku...
 
Keloğlan ile devler PDF Yazdır e-Posta
  
Salı, 09 Aralık 2008 23:34

                                   Keloğlan ile devler

Bir varmış bir yokmuş, eski zamanların birinde, bir nine ile oğlu varmış. Kafası kel olduğundan, herkes o oğlana Keloğlan dermiş.

 Keloğlan, keyfine çok düşkünmüş, sabah erkenden kalkar, akşamlara kadar sinek avlar, fare kovalar, daha güneş batar batmaz, uyuz kediler gibi ocak başına büzülürmüş. İş, güç ne yaparmış, ne de severmiş.

Son Güncelleme ( Pazartesi, 22 Aralık 2008 14:01 )
Devamını oku...
 
Ceylan, Kaplumbağa, Fare ve Karga PDF Yazdır e-Posta
  
Salı, 09 Aralık 2008 23:32

          Ceylan, Kaplumbağa, Fare ve Karga

 Bir varmış, bir yokmuş; hayvanların mutlu yaşadığı bir ülke varmış. Bu ülkede ceylan, kaplumbağa, karga ve fare bir arada güzel güzel yaşıyormuş. Yurtları uzak, çok uzak bir yerdeymiş. Mutlulukları da bu yüzdenmiş.
Son Güncelleme ( Cuma, 06 Şubat 2009 05:59 )
Devamını oku...
 
Yoksul Oduncu PDF Yazdır e-Posta
  
Salı, 09 Aralık 2008 23:02

        Yoksul Oduncu    

Yoksul bir oduncu, ıssız bir ormanın kıyısındaki küçük bir kulübede karısı ve üç kızıyla birlikte oturuyormuş. Bir sabah yine işine giderken karısına demiş ki “Bugün öğle yemeğimi büyük kızla ormana gönder.

Çünkü öğleye kadar işimi bitiremeyeceğim. Kız yolunu şaşırmasın diye yanıma bir torba darı alıp yollara serpeceğim.” Güneş ormanın tepesine kadar yükselince, kız bir tas çorbayla yola çıkmış. Fakat ormanlarda, kırlarda uçuşan serçeler, çayır kuşları, ispinozlar, karatavuklar, kanaryalar darı tanelerini çoktan toplayıp yemişlermiş. Bu yüzden kız yolu bulamamış.
Son Güncelleme ( Perşembe, 25 Aralık 2008 22:19 )
Devamını oku...
 
Bremen Mızıkacıları PDF Yazdır e-Posta
  
Salı, 09 Aralık 2008 22:52

        Bremen Mızıkacıları

Bir zamanlar yaşlı ve yorgun bir eşek varmış. Sahibinin onu artık daha fazla beslemek istemediği ortaya çıkmış. ” En iyisi buralardan gitmek ” diye düşünmüş eşek. “Bremen’de şarkıcılık yaparım. Bazıları anırmamı pek bir beğenirdi zaten.”
Böylece bir sabah erkenden yola çıkmış. Bir süre yürüdükten sonra iki büklüm bir köpekle karşılaşmış. “Artık sahibime avda yardımcı olamayacak kadar yaşlandım,” demiş köpek eşeğe. ” Sahibimde artık beni beslemiyor.” Eşek gülmüş. ” Benimle Bremen’e gelsene şarkıcı oluruz,” demiş.
Son Güncelleme ( Pazartesi, 22 Aralık 2008 14:46 )
Devamını oku...
 
Kaplumbağa İle tavşan PDF Yazdır e-Posta
  
Salı, 09 Aralık 2008 22:48

        Kaplumbağa İle tavşan

        Tavşanın birisi çok övünüyormuş.

       — Bu ormanda benden hızlı koşan yoktur. Varsa gelsin yarışalım diye söyleyip geziyormuş. Kaplumbağa bir gün:

       - O kadar böbürlenme kendine de o kadar güvenme. Ben senden daha hızlı koşarım. İstersen yarışalım, demiş.

       Tavşan kaplumbağanın bu sözlerine kahkahalarla gülerek:

       — Sen mi benimle yarışacaksın. Diyerek alay etmiş. Ama yinede yarışı kabul etmiş.

       Yarışın başlangıç ve bitiş yerlerini belirlemişler, yarış başlamış.
Tavşan çok hızlı başlamış. Ama biraz ileriye gidince geri dönüp bakmış ki tavşan, kaplumbağa hiç görünmüyor. Yatmış bir ağacın dibine uyumuş. Uyandığında. , bakmış ki kaplumbağa yarışı bitirmek üzere.

       Tavşan koşmuş fakat kaplumbağa varış yerine ondan önce ulaşmış.
Kaplumbağa tavşana:

       “ Hiçbir zaman kendini başkalarından üstün görme.

       Sen, uyudun, Ben çalışarak seni seçtim”demiş .. 

Son Güncelleme ( Salı, 09 Aralık 2008 22:48 )
 
Çam Ağacı PDF Yazdır e-Posta
  
Salı, 09 Aralık 2008 22:37

            Çam Ağacı

   Zamanlardan eski zamanlarda, büyük bir ormanda bir çam ağacı varmış. Hani şu yaprakları diken diken olan ama güzel kokan çamdan. Yalnız bu çam ağacı halinden hiç memnun değilmiş.

“Öteki ağaçların ne güzel kocaman kocaman yaprakları var. Benimkiler ise diken diken, kuşlar bile konmaya korkar,” diyormuş.

Öteki ağaçlardan bir ayrıcalığım olsa ormandaki ağaçlar ve hayvanlar beni fark etseler ne iyi olur.”

Masal bu ya Orman Perisi ağacın isteğini duymuş. Gelmiş sormuş, “Söyle bakalım nasıl yapraklar istersin?” demiş.
Son Güncelleme ( Perşembe, 25 Aralık 2008 22:27 )
Devamını oku...
 
Kiraz Ağacı PDF Yazdır e-Posta
  
Salı, 09 Aralık 2008 22:34

            Kiraz Ağacı

   Bahçenin birinde bir kiraz ağacı varmış. Ağacın önce beyaz çiçekleri, sonra da kırmızı kırmızı kiraları olurmuş. Kiraz ağacının kapısı konuklara açıkmış. O hiç yalnız kalmazmış. 

 Kiraz ağacının bodrum katında köstebekler, solucanlar otururmuş. Ağacın gövdesinde ise karıncalar, böcekler bulunurmuş. Üst kattaki konuklar ise çiçeklere gelen arılar, dallara konan kuşlarmış.

 Bir gün kiraz ağacı evini dolduran bu konuklara dönmüş, şöyle demiş: “Ey konuklar! Söyleyin bakalım daha ne kadar zaman evimde konuk olacaksınız? Bütün gün evimde rahat rahat oturuyorsunuz. Peki bana ne kira ödüyorsunuz?”
Son Güncelleme ( Perşembe, 25 Aralık 2008 22:37 )
Devamını oku...
 
Sihirli Fasulyeler PDF Yazdır e-Posta
  
Salı, 09 Aralık 2008 22:30

             Sihirli Fasulyeler

             Bir zamanlar bir ülkeni çok güzel ve zeki bir prensesi vardı. Prenses ülkeyi çok iyi yönetirdi ve ülkedeki herkes bolluk ve neşe içinde yaşardı. Fakat bir gün kötü kalpli bir dev, prensesi kaçırıp kimselerin yerini bilmediği şatosuna götürdü. Ülkedeki herkes büyük bir yasa boğuldu. Artık bolluk ve neşe günleri geride kalmıştı.

            Büyük bir kıtlık yaşanıyordu. Bir köyde yaşayan üç arkadaş da bu kıtlıktan etkilenenler arasındaydı. Bulabilecekleri tek yiyecek fasulyeydi ve artık fasulyeden bıktıkları için son çare olarak biricik ineklerini satmaya karar verdiler. Üç arkadaştan biri gönüllü olarak şehre gitmeye razı oldu ve ineklerini de yanına alarak sabah erkenden yola çıktı.          

            Akşama doğru diğer iki arkadaş onun güzel yemeklerle dönmesini beklerken, o elinde üç tane fasulye tohumuyla geri döndü. Arkadaşları çılgına döndü ama o:

            -“Bunlar sizin bildiğiniz fasulyelerden değil. Bunlar sihirli fasulyeler.” Diyerek onları yatıştırmaya çalıştı. Şehre indiğinde bir adamla karşılaşmıştı ve adam ona inek karşılığında bu sihirli fasulyeleri verebileceğini söylemişti. O da buna hemen inanmış ve kabul etmişti. 

            Arkadaşları çok kızarak bu üç fasulye tohumunu pencereden dışarıya, bahçeye fırlattılar. Artık satabilecekleri bir inekleri de yoktu ve hepsi karınları aç bir şekilde yataklarına gittiler.

             Sabah uyandıklarında inanılmaz bir şeyle karşılaştılar. Üç fasulye tohumu bir gecede büyümüş ve ucu bulutların arasında kaybolmuştu. Hepsi yukarıda ne olduğunu merak ediyorlardı ve sonunda fasulyeye tırmanmaya karar verdiler. Hazırlıklarını yapıp yukarıya, bulutların üzerine doğru yola çıktılar.

             Uzun bir tırmanıştan sonra bulutların üstünde bir ülkeye vardılar. Biraz ilerleyince karşılarına çok büyük, görkemli bir şato çıktı. Bu şato kimindi dersiniz? Evet, bu prensesi kaçıran kötü kalpli devin şatosuydu. Üç kafadar içeriye girmek için bir yol düşündüler. Birbirlerinin omuzlarına çıkarak ve birbirlerini yukarıya çekerek yavaş yavaş merdivenleri tırmanmaya başladılar.

             Merdivenlerin en üstüne geldiklerinde artık adım atacak halleri kalmamıştı. Ama içeriden gelen bir ses onlara güç verdi. Bu kaçırılan güzel prensesin güzel sesiydi. Meğerse dev prensesi kendisine şarkı söylemesi için kaçırmıştı. Üç arkadaş hemen kapıda veya duvarda girebilecekleri herhangi bir delik aramaya başladılar ve kapıdaki ufak bir delikten içeriye sızmayı başardılar. Prensesin bulunduğu odaya girdiklerinde dev koltuğunun üzerinde mışıl mışıl uyumaktaydı.

               Prenses ise bir kutunun içinde kilitliydi. Prensesi kurtarmak için önce devden kutunun anahtarını almaları gerekiyordu. Hemen devin uyuduğu koltuğun arkasındaki üst rafa tırmanmaya başladılar. İçlerinden birisini iple yukarıdan devin üst cebine doğru sarkıttılar.

               Deve hissettirmeden cebine girip anahtarı alması gerekiyordu. Dev çok derin bir uykudaydı ve anahtarı alıp prensesi kurtardıklarını ruhu bile duymadı. Üç arkadaş ve prenses bir an evvel uzaklaşmak için harekete geçtiler. Şatodan çıkıp fasulyeye doğru koşmaya başladılar.

               Tam fasulyeye geldikleri sıralarda dev uyanmış ve prensesin kaçırıldığını fark etmişti. Hemen şatodan fırladı. Merdivenleri inip şöyle bir etrafına baktı.

                Biraz ileride fasulyenin ucunu gördü ve oraya doğru yürümeye yürüdü. Bu zaman içinde üç arkadaş yanlarında prensesle birlikte yolu yarılamışlardı. Dev de fasulyeye tutunarak aşağıya inmeye başladı. Üç arkadaş bunu fark edip ellerini çabuk tuttular. 

               Aşağıya inince de devden kurtulmak için bir yol aradılar. Tek çare fasulyeyi kesmekti. Hemen bir balta bulup fasulyeyi kesmeye başladılar ve dev tutunduğu fasulye ile birlikte yere devrildi. Bundan sonra da kimse o ülkeye kötülük yapamadı. 

              Tekrar eski bolluk ve neşeli günlerine kavuştular. 

Son Güncelleme ( Salı, 09 Aralık 2008 22:31 )
 
Dağınık Çocuk PDF Yazdır e-Posta
  
Salı, 09 Aralık 2008 22:25

           Dağınık Çocuk

          Bir çocuk varmış. Eşyalarını toplamaktan hiç hoşlanmazmış. Bir gün yerlerde atılı duran eşyalar, aralarında konuşuyorlarmış.

            -“Sen neden hala buradasın. Bu saatte okulda olman gerekmiyor mu?” diye sormuş ceket ders kitabına. Ders kitabı:

            -“Evet, ama dağınık çocuk okula giderken beni aradı, bulamadı. Sonunda beni almadan gitti” dedi. Çorap:

            -“Ben tam üç gündür burada yatağın altında sıkışıp kaldım. Kimse beni görmüyor.” Dedi. Tişört:

            -“Ben tertemiz bir tişörttüm. Beni dolaptan çıkarttı sonra yere attı. Üstelik dağınık çocuk odada yürürken üstüme basıyor. Hem kirlendim, hem de buruştum.”

            -“Bir fikrim var” demiş pantolon. “Dağınık çocuk benim cebimde otobüs bileti unutmuş. Hep birlikte otobüse binip gidelim.”

            -“Evet” diye bağırmışlar. Hep birlikte yola çıkmışlar. Otobüs onları yemyeşil kırlara götürmüş.

             -“Ne kadar güzel bir yer burası? İyi ki yatak altlarında dolap kenarlarında beklemek yerine buradayız.”

            Saklambaç oynamışlar, yerlerde yuvarlanmışlar. Tozlanıp çamurlandıklarına hiç aldırmıyorlarmış. Tekrar otobüse binip eve dönmüşler. Bütün eşyalar daha önce atılmış oldukları yerlere aynen uzanıp yorgunluktan uyuya kalmışlar.

             Çocuk okuldan dönüp eşyalarının halini görünce:

            -“Aman Allahım! Yerlerde bıraktım diye ne hale gelmişler.” Demiş.

            O günden sonra eşyalarını hep yerli yerinde tutmuş. 

Son Güncelleme ( Salı, 09 Aralık 2008 22:26 )
 
Kara Tren PDF Yazdır e-Posta
  
Salı, 09 Aralık 2008 22:21

            Kara Tren

            Evvel zaman içinde bir orman varmış. Bu ormanın kenarından tren yolu geçermiş. Her gün bir tren kasabadan kente giderken bu ormanın yamacından geçermiş. Ormandaki hayvanlar treni çok severlermiş. Tren ormanın kenarına gelince düdüğünü öttürür haber verirmiş: Düüüüüütt!.. O zaman hayvanlar ormanın kenarına koşarlarmış. Tavşanlar kulaklarını, sincaplar kulaklarını sallayarak onu selamlarmış. Çiçekler bile başlarını sallar, kuşlar onunla yarışırlarmış. Trende keyifli keyifli çuf, çuf çuf çuf eder, puf puf puf diye dumanını çıkararak geçer gidermiş.

             Bir gün kara karga, “Aman bıktım bu trenin sesinden” diye düşünmüş. Kargaların kendi sesleri çirkin olduğu için olacak, trenin sesini, güzel düdüğünü sevmemiş bizim kara karga. Sonra da gidip trene şöyle demiş: “Biz senin sesini sevmiyoruz öttürüp durma.” Tren bu işe çok üzülmüş. “Beni seviyorlar sanıyordum” demiş.

       Ertesi günü ormanın kenarına varınca her zamanki gibi düdük çalacakmış, ama karganın söyledikleri aklına gelince düt demiş kesmiş düdüğü.

       Sonra da kimse duymasın diye çok, ama çok yavaş geçmiş gitmiş: Çuf, çuf, çuf, puuuuff… dumandan anlamış ormandakiler trenin geçtiğini hemen koşmuşlar ama yetişememişler.

       Tren o kadar yavaş gitmiş ki kente geç gelmiş. Makinistler merak etmişler. Acaba bir arıza mı var diye. Oysa tren yavaş gittiği için gecikmiş. Ertesi gün tren ormanın kenarına gelince düdüğünü hiç çalmamış. Sonra da “düdük çalmadan, ormandakileri görmeden ne diye gideyim, hiç gitmem” demiş.

       Orada kurmuş kalmış. Kentte beklemişler. Tren gelmemiş. Makinistler “Dünden belli oluyordu, arıza yaptı herhalde” demişler. Yeni bir lokomotif çıkarmışlar ve treni kasabaya geri çekmişler. Ertesi günü trene bakmaya karar vermişler.

       Bu sırada ormandakiler toplanıp aralarında konuşmuşlar. Treni özledik ne yapsak, diye düşünmüşler. Kuşlar ağlamışlar. Bize darıldı diye üzülüyorlarmış. Kara karga olanları görünce yaptığı yanlışı anlamış. “Sanırım siz seviyordunuz.

       Oysa ben ötmemesini söyledim. Ama üzülmeyin gider kendim anlatırım.” demiş ve ormanda herkes seni çok seviyor ve sen geçmediğin için üzülüyorlar.Kara tren bunu duyunca çok sevinmiş. “Yarın geleceğim git söyle” demiş.Ertesi gün makinistler gelmişler. Trende hiçbir arıza bulamamışlar.

       Çok şaşırmışlar. Yağlanması gerektiğini düşünmüşler. Treni bir güzel yağlamışlar. Sonra da yola çıkarmışlar. Tren koşa koşa ormana gelmiş. Gelince de uzun bir düdük çalmış. Düüüüüüüüüü…üüüüüü…..üüüüüüüt. Sincaplar, tavşanlar, kuşlar koşmuşlar trene, trende gene çuf çuf çuf, diye keyifle giderken puf puf puf, diye dumanını taa göklere salmış.

       O gün kente tam vaktinde varmış ve bir daha hiç bozulmamış. 

Son Güncelleme ( Salı, 09 Aralık 2008 22:22 )
 
Uçmak İsteyen Çocuk PDF Yazdır e-Posta
  
Salı, 09 Aralık 2008 22:16

       Uçmak İsteyen Çocuk

       Siz uçmak isteyen çocuğun öyküsünü hiç duydunuz mu? Şimdi size bu çocuğun öyküsünü anlatma istiyorum.

        Birge, tatlı mı tatlı, akıllımı mı akıllı, bir o kadar da meraklı bir kızmış. Ama en büyük merakı, en büyük isteği neymiş biliyor musunuz? Uçmak. Gece gündüz, oynarken, uyurken, yolda yürürken hep uçmayı düşlermiş.

         Bir gün gökyüzüne bakıp hayaller kurarken, aklına bir fikir gelmiş. “Neden bir balona binip uçmayı denemiyorum?” diye düşünmüş. Hemen evlerinin altındaki oyuncakçıya gidip birkaç tane balon almış. Büyük bir heyecanla balonlarını şişirmeye başlamış. Ama o kadar heyecanlıymış ki, balonlarını bir türlü şişiremiyormuş.

        Birge’ye biraz yardım edelim mi? Haydi hep beraber üfleyelim. (hep beraber üfleme hareketi yapılır, bir balonu üflüyormuş gibi.) bir ses duyuyorum, galiba balonlar patlak. Dinleyin, bakın fıss, fıss. (Fıss, fıss) Tekrar şişirelim (üfleme). Yine olmadı (fıss, fıss).

        Birge kızmış ve balonu yere atmış. O sırada aklına bir şey gelmiş. “Zaten kendi şişirdiğim balonla uçamam ki, bir uçan balon bulmam gerekir” diye düşünmüş. Tam bu sırada uzaktan geçen baloncuyu görmüş. Hem de baloncu uçan balonlar satıyormuş. Baloncuya doğru koşmaya başlamış. (Olduğu yerde koşma hareketi) Baloncu amcanın yanına gelmiş. Ama doğrusu nefes nefese kalmış. (kesik kesik nefes alıp verme) Biraz dinlendikten sonra baloncu amcadan tam beş tane balon almış. “Artık uçmam için hiçbir engel kalmadı.” diye düşünmüş.

        Balonları eline almış ve kollarını yukarı doğru uzatmış. Uzatabildiği kadar yukarı uzatmış, ayaklarının üzerinde yükselmiş, yükselmiş. (ayak ucunda yükselerek elleri yukarı doğru uzatma) ellerini uzattıkça uzatıyormuş; ama gücü kesilmiş ve birden yere doğru eğilmiş. (nefes bırakıp, kollar aşağıda, belden eğilme). Tekrar uzanmış (uzanma), eğilmiş (eğilme), uzanmış, uzanmış, uzanmış. Galiba oldu derken, aslında hala ayaklarının yerde olduğunu fark etmiş. Birge nasıl üzülmüş, size anlatamam.

        O kadar üzülmüş ki, yanındaki duvarın üzerine oturmuş. Bu işi nasıl yapabileceğini düşünürken yakınlardan geçmekte olan trenin sesiyle kendine gelmiş. Tren çuh, çuh, çuh (çuh, çuh,…) sesleriyle geçmiş gitmiş. Trenin arkasından bakarken bahçedeki güzel çiçekleri görmüş.

        Güzel bir çiçek kokusu insanı her zaman mutlu eder diye düşünmüş. Çiçekleri koklamaya başlamış. (derin derin koklama). Ne yazık ki çiçeklerde Birge’yi mutlu edememiş. Birge hala mutsuzmuş. Sizce ona ne yapmasını söyleyebiliriz? (Çocuklar kendi fikirlerini söylerler.

        Aralarından biri uçak fikrini söylemezse eğitimci bunu hatırlatabilir.) Çocuklar, uçağa ne dersiniz? Niye daha önce aklımıza gelmedi. Uçmanın en kolay ve en güzel yolu bu. 

        Evet, Birge de aynı bizim gibi, böyle düşünmüş ve koşarak annesine gitmiş. Olanları anlatınca annesi gülmüş ve ona sıkıca sarılmış. (Kendi kendine sarılma).

         “Tabii Birgeciğim sen uçmayı bu kadar çok istiyorsan babanla konuşup bir şeyler yapabiliriz. Belki ilk gezimize uçakla gideriz. Hem sana gökyüzünden göstermek istediğim o kadar çok şey var ki,” demiş.

        Ve Birgeler ilk gezilerine uçakla gitmişler. Birge gökyüzünde çok mutlu olmuş ve uçmanın gerçekten çok güzel bi şey olduğuna bir kez daha karar vermiş.  

Son Güncelleme ( Salı, 09 Aralık 2008 22:18 )
 
Rüzgârın Yaramazlığı (Polonya Masalı PDF Yazdır e-Posta
  
Salı, 09 Aralık 2008 22:10

       Rüzgârın Yaramazlığı  (Polonya Masalı

       Söğütlü köyde herkes rüzgârdan şikayetçiydi.

       Yaşlı dede, ekmek pişirdiği fırında ateşi söndürdüğü için kızıyordu rüzgara.
 

       Yaşlı nine, sokağa çıkmasına izin vermediği için içerliyordu. Ayakkabıcı ustası, dükkanının pencere pervazları arasındaki deliklerden içeri girip soğuttuğu için sinir oluyordu.

       Topal bahçıvan, bahçedeki çiçekleri kırdığı için öfkeleniyordu.

       Köyde sadece küçük çocuk seviyordu rüzgarı:

       "Anneciğim, gel bak rüzgar ne tatlı esiyor."

       "O tatlı değil yavrucuğum. Hınzırın tekidir rüzgar. Onun insafsızlığından bu yıl hiç ürün vermeyecek bitkiler. Çünkü bitki tozlarını çok uzağa götürüyor. Belki ekmeğimiz bile olmaz bu yıl."

       Ekmek lafı küçük çocuğa rüzgarı unutturmaya yetmişti bile:

       "Anneciğim bana yağlı ekmek verir misin?"

       Rüzgar ise kimsenin kendisini sevmediği bu köyü terk etti. "Gerçekten de beni sevmemekte haklılar." diye düşündü.

       "Islık çalar gibi eserim, fırtına olur kükrerim.

       Benden korkuyorlar, bu doğru. Ama başka nasıl davranılır bilemiyorum. Ne yapabilirim?"

       Rüzgar, horozun yanına gitti. Ondan kendisine şarkı söylemeyi öğretmesini istedi. Ama horoz sadece ötmesini biliyordu. Kurbağaya gitti; o da yardım edemedi. Çaresiz kırlarda dolaşırken karşısına bir korkuluk çıktı. Ama bu korkuluk ekinlerin ortasına yerleştirilip, kuşları kaçırması gereken diğer korkuluklar-dan farklıydı.

       Güzel bir genç kız gibi giydirilmişti bu korkuluk. Başında zarif bir şapka, ayaklarında ipek eteklik vardı.

       Rüzgar bu güzel kıza yaklaşmaktan korktu: Önce hanımeline gitti, ondan güzel kokular aldı. Sonra kıza yaklaştı. Ama o kadar tedirgindi ki acemilikle gerektiğinden fazla esti.

       Kızın şapkası uçtu, etekleri havalandı.

       Rüzgar çok utandı. Korkup kızla konuşamadan oradan uzaklaştı.

       Ağlamaklı oldu, köye dönmeye karar verdi.
Yolda buğday tarlasında küçük çocuğu gördü.

       Annesi tarlada çalışıyor, ekin topluyordu. Küçük çocuk için ağaca bir salıncak kurmuştu.

       Çocuk salıncakta uyuyordu.

       Rüzgar kendisini seven tek insan olan küçük çocuğu görünce çok sevindi. Onu da sevindirmek istedi. Usul usul esmeye başladı.

       O kadar tatlı ve uysal esiyordu ki, bütün ekinler başlarını diktiler. Başaklar açıldı. Artık küçük çocuğun annesi daha rahat çalışabilirdi.

       Küçük çocuk ise bunlardan habersiz tatlı tatlı uyuyordu. Rüyasında rüzgârla oynuyordu. 

Son Güncelleme ( Salı, 09 Aralık 2008 22:12 )
 
Kral İsteyen Kurbağalar (İtalyan Masalı) PDF Yazdır e-Posta
  
Salı, 09 Aralık 2008 22:04

         Kral İsteyen Kurbağalar  (İtalyan Masalı)

        Çok eski zamanlardan birinde Olympos dağının doruklarında Tanrı Jüpiter yaşarmış. Dağların, denizlerin, hayvanların, insanların kralıymış.

       Dağın eteklerinde kocaman bir göl varmış. Bu gölün sakinleri de geveze kurbağalarmış. İlk başlar kurbağalar neşe içinde hür yaşarlarmış.

       İstediklerini istedikleri zaman yaparlarmış.

       Kimse karışmazmış onlara. Bir süre sonra kurbağalar bu özgür hayattan sıkılmaya başlamışlar. Göklere yükselen varaklamalarla Jüpiter’den kendilerine bir kral göndermesini istemişler:

       "Kral hayatımıza yön versin, ne yapacağımızı bize söylesin."Jüpiter önce pek dikkate almamış kurbağaların bu isteğini. Ama öylesine gürültülü, öylesine gevezeymişler ki dayanamamış, eline geçirdiği bir ağaç parçasını yukarıdan gölün ortasına fırlatmış.

       Bir şeyin şrak diye gölün ortasın düşmesi kurbağaları susturmuş.
Uzun süre bağırmışlar. Bu suskun krallarının yanına yaklaşmaya da korkuyorlarmış.

       "Tanrı Jüpiter’in gönderdiği bu sessiz kralın sağı solu belli mi olur, değil mi? Uysal gibi görünür, ama birden yaklaşanın da canına okuyabilir." diye düşünmüşler.

       Epey bir zaman sonra genç kurbağalardan biri ağaca yaklaşmış, yavaş yavaş yanına gitmiş, önce dokunmuş, sonra üzerine çıkmış, ardından üzerinde zıplamaya başlamış. Bu kral ne yaparsan yap hiç sesini çıkarmıyormuş!
Göldeki bütün kurbağalar krallarının yanına koşmuşlar, üzerine çıkmışlar, tepinmişler.

       Bütün gün orada oyalanmışlar. Sonunda bir gün içinde kralları pis ve yosunlu hale gelmiş. Kurbağalar da krallarından bıkmışlar. Ertesi gün Jüpiter’den kral istemişler.

       Öylesine yüksek perdeden bağırıyorlarmış ki Jüpiter dayanamamış.
Ama bu sefer kurbağalara kral olarak yılanı göndermiş!
 

       Şimdiye dek krallarının sessiz ve zararsız olduğundan yakınan kurbağalar bu kez de krallarının kendileri için ne kadar tehlikeli olduğundan yakınmaya başlamışlar.

       Yeni krallarının yanına yaklaşamıyorlarmış bile.

       Yılan, çevrede bulduğu kurbağaları bir lokmada midesine indiriyormuş.
Kurbağalar yeni kral için vıraklamaya başlamışlar.

       Jüpiter şöyle demiş: "Size önce iyi ve uysal kral verdim, beğenmediniz. O halde şimdi kötü ve vahşi kralınızı beğenmek zorundasınız. Çünkü bunu da istemezseniz, daha kötüsüne razı olmak zorunda kalabilirsiniz."


       İşte o günden beri budala kurbağalara yılanlar krallık edermiş.
 

       Derleyen ve çeviren: Tarık Demirkan
       Doğan Kardeş Kitaplığı (YKY Yayınları)

Son Güncelleme ( Salı, 09 Aralık 2008 22:06 )
 
<< Başlat < Önceki 1 2 Sonraki > Son >>

Sayfa 1 > 2
mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün435
mod_vvisit_counterDün1984
mod_vvisit_counterBu Hafta6283
mod_vvisit_counterBu Ay46657
mod_vvisit_counter6 Aralık 2008'den Beri2386914
Üyeler : 906
İçerik : 21187
Web Bağlantıları : 6
İçerik Tıklama Görünümü : 7747232

Anket..

Sitemizde en çok hangi bölüm ilginizi çekiyor?
 

Anket...

Ben bir...
 
internet haftasi
e-okul