Eğitim, Çocuğu Tanımak ve Sevmekle Başlar !

Çocuklara Masallar
Su damlası / Andersen Masalları PDF Yazdır e-Posta
  
Pazar, 29 Mart 2015 13:53

Su damlası / Andersen Masalları

Büyütecin ne olduğunu, her şeyi yüz kat büyülten bir çeşit gözlük camı olduğunu herkes bilir.

Bir damla suya büyüteçle bakıldığında binlerce küçük yaratık görünür. Oysa çıplak gözle bakarsak onların hiç birini göremeyiz. Ama onlar her zaman o suyun içindedir.

Bir zamanlar “dev amca” adında bir adam yaşarmış, güzel, ilginç olan her şeye sahip olmak istermiş eğer elde edemezse ya büyücüye başvurur yad kendi kendine binbir çeşit yol icat edermiş.

Bir gün eline büyüteci alıp bir damla suyu incelemiş suyun içinde o gözle görünmez yaratıklar hiç durmadan hareket ediyorlar, sıçrayıp, hopluyorlarmış.

Çok ilginç bulmuş fakat daha net görmek için renklendirmeyi düşünmüş ve kırmızı bir renk damlatmış içine. Bu bir büyücünün kanıymış. Birden sudaki yaratıklar pespembe oluvermiş.

Bu yaratıkları bir kente yaşayan canlılara benzetmiş. Hiç durmadan itişiyorlar, dövüşüyorlar, birbirlerini çekiştiriyor ve acımasızca ısırıyorlar.

Aşağıdakiler yukarı çıkmak istiyor hem de devamlı onları sindirmeye çalışıyorlar.

-“Aslında bu yalnızca bir su damlası” demiş.

Gülümseyerek,

-“Ama yinede gerçek yaşamdan bir örnek. Oysa tüm canlılar birbirlerine sevgi ile baksalar her şey daha güzel olmaz mıydı ? diyerek bitirir.

Andersen Masalları 

www.muhsinyazici.com
 
Kumbara / Andersen Masalları PDF Yazdır e-Posta
  
Pazar, 29 Mart 2015 13:50

Kumbara / Andersen Masalları

Çocukların odasında, gar dolabın üstünde oldukça yüksek bir köşede domuz biçiminde içi ağzına kadar para dolu bir kumbara varmış.

Gar dolabın tepesinde yer aldığı için odada olup biteni seyredebiliyor, karnındakilerle her şeyi satın alabileceğini düşünüyordu. Buda onu çok mutlu ediyordu.

Odadaki tüm oyuncaklar beraberce oynarlardı fakat kumbarayı oyuna çağırmak için davetiye göndermek gerekiyordu. Çünkü aşağıdaki konuşmaların duyamayacak kadar yüksekte idi.

Aşağıdaki oyunları, eğlenceleri yalnızca seyretmekle yetinirdi. Kumbara bu duruma çok üzülmüş çok kızmış ve hayallere dalmıştı. Bir süre sonra bom.... domuz kumbara paramparça yerde yatıyordu.

Tabi içinde fırlayıp dört bir yana saçılan paralarda oradan oraya yuvarlanıyor, dans edip duruyordu. Paralar dünyaya yeniden gelmişçesine bir anlık dahi olsa özgürlüğün tadını çıkararak dans ederken domuz kumbaranın parçaları da bir kutuya konuyordu.

Her şeyin bir başı bir sonu vardır derler. Umarız yeni kumbaranın başına aynı şeyler gelmez.

Andersen Masalları 

www.muhsinyazici.com
 
Kara buğday / Andersen Masalları PDF Yazdır e-Posta
  
Pazar, 29 Mart 2015 13:48

Kara buğday / Andersen Masalları

Fırtınadan sonra bir kara buğday tarlasından geçenler bilir. Kara buğday tarlası sanki kavrulmuş gibidir.

Yaşlı söğüdün tam önünde bir kara buğday tarlası varmış. Kara buğday Pek kibirli imiş. Başı yükseklerden hiç inmezmiş.

-“Bende buğday başakları kadar güzelim üstelik çok daha da güzelim. Benim çiçeklerim, elma çiçeklerine benzer, herkes hayranlıkla seyreder. Benden güzeli var mı ? söyle söğüt ağacı” demiş.

Söğüt, ağır ağır başını sallar.

-“Var... var...” dermiş.

Aradan zaman geçmiş, hava bozmuş, fırtınalar yağmurlar başlamış. Fırtınayı gören bütün çiçekler, bitkiler boyun bükerken kara buğday pek kibirli ya, asla boynunu eğmezmiş. Onu diğer bitkiler uyarmış fakat kara buğday duymamazlıktan gelmiş.

Fırtına geçip, rüzgarlar dinince, doğa adeta bir sessizliğe bürünmüş. Her taraf sakinleşmiş, güzelleşmiş. Ama kara buğday yangından çıkmış gibi kavrulmuş kararmış, simsiyah olmuş işe yaramaz, cansız bir ot oluvermiş olayı gören ve duyan diğer çiçek ve otlar olaya çok üzülmüşler.

Andersen Masalları 

www.muhsinyazici.com
 
Üç zıpkın / Andersen Masalları PDF Yazdır e-Posta
  
Pazar, 29 Mart 2015 13:45

Üç zıpkın / Andersen Masalları

Çekirge, pire ve uçan kaz bir gün saraya davet edilmişler.

Kral üçünün arasında bir yarış düzenleyecek ve en yükseğe sıçrayana büyük bir ödül verecekmiş.

Sonunda ödülü açıklamış. Yarışı kazanana kızımı vereceğim demiş. Yarışmaya önce pire, çekirge sonrada uçan kaz tek tek zıplayarak yarışmışlar.

Bunların her biri kendini diğerlerinden üstün görüyormuş.

İlk yarışan pire çok yüksek zıplayınca görünmemiş ve onu almamış olarak kabul etmişler.

Çekirgede pirenin yarısı kadar zıplamış ancak kralın üstüne konduğu için kral ona çok kızmış.

Sıra uçan kaza gelmiş, kaz nazikçe prensesin yanına kadar sıçramış kral bu nazikçe sıçrayışı görünce kararını açıklamış.

-“En yükseğe sıçrayan kızıma doğru sıçrayandır.” Demiştir ve prensesi uçan kaza vermeğe karar vermiş.

Olayı duyan pire ile çekirge yaptıkları hatayı anlayıp çok üzülmüşler.

Andersen Masalları 

www.muhsinyazici.com
 
Dünyanın en güzel gülü / Andersen Masalları PDF Yazdır e-Posta
  
Pazar, 29 Mart 2015 13:42

Dünyanın en güzel gülü / Andersen Masalları

Bir zamanlar yaşlı bir kraliçe varmış. Kraliçe güçlü, dediği dedik bir insanmış. Kimse bir dediğini iki etmezmiş. Kraliçe, bütün mevsimlerde bütün dünya ülkelerinde yetişen güllerden güzel güller yetiştirirmiş.

Ama sarayda, acı ve keder kol geziyormuş. Çünkü kraliçe çok ağır hastaymış, doktorlarda yakında öleceğini söylüyorlarmış.

-“Tek bir umut var kraliçenin kurtulması için” demiş bir bilgin.

-“Eğer dünyanın en güzel, en soylu gülünü bulup getirirseniz kraliçe uzun yıllar yaşar.”

Yaşlı, genç kraliçenin iyileşmesi için dünyanın dört bir yanında en güzel gülü aramaya koyulmuş ama hiç biri işe yaramamış. Sonunda kraliçenin küçük oğlu annesine seslenerek beni dinle demiş ve başlamış okumaya.

Kitapta, cennetin görünmeyen bir köşesinde açan yapayalnız bir gülden söz ediliyormuş. Bu gül kendisini ta derinden görmek isteyene görünürmüş. Beyaz bir gülmüş ama güneşin batışında pembeleşen, o kızıllık yansıdığı vakit büyüleyici bir renge bürünen bu gül gerçek sevginin ve güzelliğin simgesi imiş.

Birden tatlı bir pembelik yayıldı. Kraliçenin yanaklarına, gözleri büyüdü, bir güneş gibi parladı ve kitabın yaprakları arasında pembe bir gül, dünyanın en güzel gülü beliriverdi.

-“Onu görüyorum !” diye bağırdı kraliçe.

Bu gülü kim görürse bir daha hiç mutsuz olmaz ve ölümsüzleşirmiş...

Andersen Masalları 

www.muhsinyazici.com

 
Güzel Prenses ve Bezelyse / Andersen Masalları PDF Yazdır e-Posta
  
Pazar, 29 Mart 2015 13:16

Güzel Prenses ve Bezelyse / Andersen Masalları

Bir zamanlar bir prens varmış. Bu prens evlenmek istiyormuş, ama evleneceği kişi gerçek bir prenses olmalıymış. Böyle birini bulmak için bütün dünyayı dolaşmış, ama çok büyük bir hayal kırıklığına uğramış. Çünkü, karşısına çıkan prenseslerin hakiki olup olmadığını bir türlü anlayamıyormuş. Hep eksik bir şeyler bir şeyler oluyormuş.

Sonunda üzüntü ve umutsuzluk içinde yurduna dönmüş. Bir gece korkunç bir fırtına çıkmış; şimşekler çakıyor, gök gürlüyor, bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor, kıyametler kopuyormuş. Derken sarayın kapısı çalınmış, yaşlı kral gidip kapıyı açmış.

Fakat, o da ne kapıda, yağmurdan ve fırtınadan perişan olmuş bir zavallı bir kız duruyormuş. Üstelik her tarafından sular akan, tepeden tırnağa sırılsıklam olmuş bu kızgerçek bir prenses olduğunu söylüyormuş.

-“Eh, anlarız bakalım!” diye düşünmüş yaşlı kraliçe, ama kimseye bir şey söylememiş.

Yatak odasına gitmiş, yere bir bezelye tanesi koymuş. Bu bezelye tanesinin üzerine yirmi tane döşek, döşeklerin üzerine de yirmi tane kaz tüyü yatak koymuş.

Gece olunca prenses bu yatakta yatmış. Sabah olunca kıza, gece nasıl uyuduğunu sormuşlar. “Ah, korkunç bir şeydi!” demiş prenses.

- “Bütün gece gözümü bile kırpmadım! Allah bilir ne vardı yatak ta! Sert bir şeyin üstünde yatmışım gibi, her yerim çürüdü, mosmor kesildi! Gerçekten berbattı!”

Böylece anlaşılmış ki, yirmi döşek ve yirmi kaz tüyü yatağın altındaki bezelye tanesini hissedecek kadar nazlı, narin olduğuna göre, bu prenses hakiki bir prensestir!

Prens onunla evlenmiş.

Andersen Masalları 

www.muhsinyazici.com
 
Kurşun Asker / Andersen Masalları PDF Yazdır e-Posta
  
Pazar, 29 Mart 2015 13:13

Kurşun Asker / Andersen Masalları

Bir varmış, bir yokmuş evvel zaman içinde kalbur saman içinde, uzak bir ülkede bir oyuncak evinin içinde tam altı tane kurşun asker yaşarmış. Bunları bir gün alıp bir oyuncakçı dükkanının vitrinine koymuşlar.

Altısı da tüfekleri omzunda hazır olda duruyordu. Yalnız içlerinden birinin tek ayağı yoktu. Oğlunun doğum günü için armağan almaya çarşıya çıkan bir baba, askerleri görünce çok beğenmiş, hemen dükkâna girip onları satın almış, satıcı, askerleri kutuya yerleştirirken birinin tek bacaklı oluşunun nedenini açıklamış babaya. Bunları yapan ustanın kurşunu son askere yetmeyince o da topal kalmış. Baba şaşırmış bu duruma ama bir şey dememiş, kurşun askerleri alıp çocuğuna götürmüş. Doğum gününde eğlenen çocuklar, askerlerle oynayıp eğlenmişler

Oyun oynamaları bitince altı tane kurşun askeri kutularına yerleştirmişler. rafa kaldırıldı. Yarı karanlık kutunun içinde askerlerin canı sıkılıyormuş, Yalnız topal olan kurşun asker kutunun kapağının aralığından dışarıyı görebiliyormuş ve bunu kendisi için bir eğlence gibi görüyormuş. Bizim topal kurşun askerin gözüne ilk çarpan, masanın üstündeki oyuncak bir kaleyle kalenin içindeki şato oldu.

Şatonun önünde güzel bir prenses heykeli duruyordu. Prenses, kollarını iki yana açıp bir ayağını kaldırmış, aynı dans eder gibiymiş. Topal kurşun asker prensese aşık olmuş. Ağzını bıçak açmaz, bir söz söylemez hale gelmiş. Tek isteği prensesin yanına gitmek, ona kavuşmakmış, başka hiçbir şeyi gözü görmez olmuş.

Ertesi gün oyuncakların sahibi olan küçük çocuk, bizim küçük kurşun askeri kutusundan çıkarıp oynamaya başlamış. Şimdi hem prensesi daha iyi gören kurşun asker, gözünü ondan ayıramıyormuş. Kurşun askeri prensese bir şey olacak diye o kadar korkuyormuş ki…

O sırada hava birden kararmış, şimşekler ve ardından sert bir rüzgâr çıkmış. Rüzgar o kadar Kuvvetli esiyormuş ki,, pencerenin yakınında duran kurşun askeri savurup pencereden sokağa yuvarlayıvermiş sokağın bir köşesindeki kaldırımın kenarına düşmüş. Onu kimse görmemiş hatta gelip geçenler, üstüne basacak gibi oluyor, kurşun askerin korkudan yüreği ağzına geliyormuş. Rüzgârın ardından yağmur yağıp çukurlara sular birikmiş, sel olup akmaya başlamış. Hava açtığında su birikintisinin başına oynamaya gelen iki çocuk onu görünce o kadar sevinmişler ki. Biri kâğıttan bir kayık yapmış, Öteki bizim askeri içine bindirmiş ve iki çocuk sularla oynamaya dalıp bir süre sonra kayıkla askeri unutmuşlar. Kayık suyun içinde yavaş yavaş hareket ederek sürüklenmeye başlamış ve bizim asker yüzen kayığın içinde, silahı omuzunda dimdik duruyormuş. Korkuyu aklından bilke geçirmiyormuş, akıp giden yağmur suları sonunda büyük bir ırmağa ulaşınca, kurşun asker, koskoca ırmağın ortasında bir nokta kadar kalmış ve bir süre dalgalara kapılıp ilerlemiş. Bu arada yağmur daha hızlı yağmaya başlamış ve kâğıttan kayık ıslanınca da içine sular dolmaya başlamış. Böylece ırmağın azgın sularına gömülüvermiş.. Kurşunun ağırlığı onu ırmağın en dibine itiyormuş ve bu karanlık, ıssız soğuk yer artık onu korkutmaya başlamış.

Işığa yeniden kavuştuğunda bir evin sıcacık mutfağında ocağın yanında durduğunu görmüş. O sırada sahibi olan çocuk gelip onu bulmuş ve alıp odasındaki yerine koyuş.
Kurşun asker oraya geldiği için o kadar mutluymuş ki, ilk işi, prensesi araştırmak olmuş.Bir bakmış ki, Prenses, bıraktığı yerde ve iki kolu iki yana açık, bir ayağını kaldırmış dans ediyormuş gibi duruyor ve ona bakıyormuş.Kurşun asker çok mutlu olmuş ki, prensesle bütün gece boyunca birbirlerine sevgiyle bakışıp durmuşlar.

Üzerinden birkaç gün geçmiş ama mutluluğu çok uzun sürmemiş. Sahibi olan çocuk bizim kurşun askerden sıkılmış ve artık onunla oynamaz olmuş. Bununla da kalmamış, bizim kurşun askeri alıp alev alev yanan şöminenin içine atmış. Kurşun askerin alevlerden canı çok yanmış ve bir süre sonra erimeye başlamış.

Yine sevgilisi prensesten ayrılıyormuş işte, en çok da buna üzülüyormuş doğrusu. Tam o sırada açık pencereden giren güçlü bir esinti, prensesi uçurup ateşin içine düşürüvermiş.

Bizim kurşun asker, sevinçle kollarını açıp prensesi kucaklamış. Artık onun için yeni bir hayat başlıyormuş.

Andersen Masalları 

www.muhsinyazici.com
 
Küçük Denizkızı / Andersen Masalları PDF Yazdır e-Posta
  
Pazar, 29 Mart 2015 13:11

Küçük Denizkızı / Andersen Masalları

Bir zamanlar denizler ülkesinde, suların altında denizlerin derinliklerinde bir ülke varmış. Bu ülkenin kralının da altı kızı varmış. Genç prenseslerin anneleri çoktan uzun yıllar önce ölmüş ve onları büyükanneleri büyütmüş. İçlerinde en güzelleri küçükleriymiş. Küçük deniz kızının saçları altın bukleler halinde omuzlarına dökülüyormuş, o kadar narin ve güzelmiş ki gören bütün prensler ona aşık olurlarmış.

Bizim deniz kızları, büyükannelerinin anlattığı yeryüzüyle ilgili masalları çok seviyorlarmış. Daha önce yeryüzünü görmedikleri için merakları da günden güne artıyormuş. Büyükanneleri onlara yeryüzünü anlatırken, bacak adlı iki şeyin üzerinde yürüyen garip insanlardan bahsediyormuş ve bizim küçük deniz kızı, bu anlatılanları görmek istiyormuş.

-"Onbeş yaşını beklemen gerekir", demiş büyükannesi,

-"O zaman gidip görebilirsin."

En büyük deniz kızı yaşı geldiğinde yeryüzüne çıkmış ve gördüğü ilginç şeyleri kardeşlerine anlatmış. Yıllar geçmiş ve sonunda bizim küçük denizkızının da yeryüzüne insanların dünyasına çıkabileceği gün gelmiş. Şimdiye kadar hep merak ettiği dünyayı artık kendi gözleriyle görebilecekmiş.

Yüzeye doğru yüzerken güneş batıyormuş. Yakınlarda bir gemi demir atmış. Küçük deniz kızı suyun yüzüne çıktığında, gemideki yakışıklı prensi görmüş. Prens kendisini birisinin gözlediğini de, prensesin ondan gözlerini ayıramadığını da bilmiyormuş tabii.

Birden hava kararmış, gemi çıkan fırtınayla sallanmaya başlamış. Çok geçmeden yelkenleri parçalanmış, direği kırılmış ve gemi sulara gömülmüş. O ana kadar prensi takip eden küçük deniz kızı, onu kurtarmış ve kıyıya çıkarmış. Sabaha kadar onun uyanmasını beklemiş, onu denizden takip edip durmuş. Sabah olduğunda prens hala yattığı yerde uyuyor, denizkızı da başucunda onu bekliyormuş. Az sonra birkaç kız koşarak gelmiş. Prens gözlerini açmış gelen kızlar sevinçle onu tutarak oradan götürmüşler.

O günden sonra bizim deniz kızının hayattaki tek gayesi prensini görmek olmuş. Artık dayanamıyormuş. Su cadısına gidip akıl almaya karar vermiş. Cadı onu görünce bir kahkaha atmış:

-"Niçin geldiğini biliyorum denizkızı," demiş.

-"İnsana dönüşüp karaya çıkmak istiyorsun. Böylece prensle daha yakın olacağını düşünüyorsun. Ama bunun bir bedeli var, biliyor musun?"

-"Bilmiyordum",  demiş.

-"Ama insan olabilmek için neyse öderim."

-"Sesini istiyorum", demiş cadı,

-"Şu şarkılar söyleyen güzel sesini. Bana sesini verirsen ben de seni iki ayaklı güzel bir genç kıza çeviririm. Ama unutma, prens seni bütün kalbiyle sevmeli ve evlenmeli. Yoksa bir deniz köpüğüne dönüşüp sonsuza dek yok olursun." 

Küçük deniz kızı düşünmemiş bile.

-"Çabuk", demiş

-"Ben kararımı çoktan verdim zaten."

Bunun üzerine su cadısı deniz kızına içmesi için büyülü bir ilaç vermiş. Küçük deniz kızı prensin karşısına dikildiği an prens bu hiç konuşmayan kızdan çok hoşlanmış ve onsuz yapamayacağına karar vermiş. Küçük denizkızı da prensi her geçen gün daha çok sevmiş, ama prens ona bir türlü evlenme teklif etmiyormuş. 

Prensin annesi ve babası, kendine eş bulması için baskı yapıyorlarmış. Prens sonunda yakındaki bir ülkenin prensesiyle tanışmaya karar vermiş. Yanında-bizim küçük denizkızını da götürmüş. Zavallı kız çok acı çekiyormuş. Prens komşu ülkeye gidip prensesle karşılaşınca aklı başından gitmiş ve hemen evlenmek istemiş. Düğünleri muhteşem olmuş. Her yer çiçek, ipek ve mücevherle kaplıymış. Mutlu çifti görmeye gelen herkes coşku içindeymiş. Yalnızca küçük denizkızı sessizmiş. Gözyaşları sessizce süzülüyormuş yanaklarından.

O gece küçük denizkızı güvertede dikilmiş karanlık sulara bakıyormuş. Gün doğarken bir deniz köpüğü olup o sulara karışacakmış. Birden suların dibinden denizkızının kardeşleri çıkmışlar. Saçları kısa kısa kesilmiş.

-"Saçlarımızı su cadısına verdik, karşılığında da bu bıçağı aldık. Eğer bu gece bu bıçağı prensin kalbine saplarsan büyü bozulacak, sen de kurtuşlacaksın."

Küçük denizkızı bıçağı almış ama prense asla zarar veremeyeceğini biliyormuş. Güneş doğduğunda kendini ağlayarak denize atmış ve bir deniz köpüğü olarak sonsuza kadar yaşamış.

Andersen Masalları 

www.muhsinyazici.com

 
Kibritçi Kız / Andersen Masalları PDF Yazdır e-Posta
  
Pazar, 29 Mart 2015 13:01

Kibritçi Kız / Andersen Masalları

Buz gibi soğuk bir yılbaşı gecesiydi. Sahiden de, dondurucu, kavurucu bir soğuk vardı. İnsanın iliklerine kadar üşüdüğü gecelerden biriydi. Yoldan geçenler paltolarının yakasını kaldırmışlar, atkılarına bürünmüşler, hızlı hızlı yürüyorlardı. Kimi evine geç kalmış, acele ediyor, kimi bir eğlence yerine gidiyordu. Herkesin gidecek ve ısınacak bir yeri vardı aslında.

Çocuklar annelerinin babalarının yanında koşturuyorlar, fırsat buldukça birbirlerine kartopu atıyorlardı. Gecenin zevkini en çok onlar çıkarıyorlardı. Kahkahalarla gülüyorlar, sevinçle haykırıyorlardı. Yalnız bir çocuk vardı ki gelip geçenler onun farkında değillerdi. Ufak bir çoçuk. Miniminnacık bir kız çocuğu. Başı açık, elbisesi yama içinde, yoksul bir kızcağız. Bir kapının önüne büzülmüş, çıplak ayaklarını altına almıştı. Soğuktan morarmış tir tir titriyordu. Üzerinde oturduğu taş basamakta buz gibiydi. Sanki gecenin bütün soğuğunu iliklerinde hissediyordu.

Sanki donmuş, bir buz parçası kesilmişti. Geniş bir mukavva kutunun içine sıralanmış kibrit kutularına bakarken gözleri yaşarıyordu. Evet, bu bir kızdı. O gün bir tek kutu kibrit bile satamamıştı. Satsa, bir kaç kuruş para kazansa, kalkıp evine gider, annesiyle birlikte hiç olmazsa bir kase sıcak çorba içerdi. Gidemiyordu, çünkü o gün hiç kibrit satamadığını annesine söyleyemezdi.

Soğuktan, üzüntüsünden titreyen kısık, incecik sesiyle

-"Kibrit var, kibrit" diye bağırıyordu.

Sokaktan geçenlerin hiçbiri başını çevirip bakmıyordu... Herkes o kadar kendi derdindeydi ki, bizim kızı gören bile olmuyordu.

Ayakları o kadar üşüyordu ki, şimdi ayaklarında terlikleri olsaydı! Biraz önce, sokak sokak dolaşırken, hızla geçen bir arabanın önünden kaçmış, kaçarken terlikleri ayağından fırlamıştı. Karşı kaldırıma geçtikten sonra, dönüp bakmıştı ama yaramaz bir çocuk terliklerini alıp kaçmıştı işte. Neden almıştı ki terliklerini. Neden ? Bunun üzerine bir kapının girintisine sığınmış, oracığa kıvrılıp oturmuştu. Parmakları donmuş, sızlamaya başlamıştı. Kızcağız bu acıya dayanamadı, kutulardan birini açıp bir kibrit çıkardı. Parmakları uyuşmuştu, kibrit çöpünü elinde güçlükle tutuyordu. Eli titreye titreye çöpü duvara sürttü. Kibrit birden alev aldı; tatlı, yumuşacık, küçük bir alev.

Kibritçi kız, kibriti bir elinden öbür eline geçirerek, parmaklarını ısıttı. İçi de ısınmıştı. Sanki gürül gürül yanan bir ocağın karşısındaydı. Gözleri aleve dikildi ve sanki ayaktayken rüya görmeye başladı. Kocaman bir oda vardı ve o sıcacık odanın içinde yanan şöminenin karşısında oturuyordu. Arkasında kalın bir yünlü hırka, ayaklarında kürklü terlikler vardı. Isındı. İliklerine kadar sıcacık olmuştu sanki. O sırada kibrit sönüverdi. Kızcağızın parmakları yeniden donmaya, sızlamaya başlamıştı. 

Kibritçi kız, bir kibrit daha yaktı. Bu sırada soğuk bir rüzgar esti. aleve bakarken, karşısındaki duvar sanki eridi, birden açıldı, içerisi göründü. İçeride geniş bir oda vardı. Kar gibi bembeyaz örtünün serili olduğu bir bir masanın üzerine tabak tabak yiyecekler vardı..

Sofrada gümüş şamdanlar yanıyor, odayı gündüz gibi aydınlatıyordu. Kibritçi kızın gözleri sofranın ortasında, büyük bir tabağa konulmuş, nar gibi kıpkırmızı kaz kızartmasına dikilmişti. Ağzı sulandı. Elini oraya doğru uzattı. Kibrit yana yana sonuna gelmişti, parmağını yakıyordu. Kızcağız çöpü yere atıverdi. Atmasıyla birlikte, yılbaşı sofrası siliniverdi, gözlerinin önüne taş duvar yeniden dikildi.

Kibritleri bitiyordu ama o ısınmak için bir tane daha yaktı. Bir yaz gecesine gitti aniden. Altındaki toprak, gündüz güneşten ısınmış, fırın gibi yanıyordu ve kız iliklerine kadar ısındığını hissediyordu.

Derken bir yıldız kaydı, gökyüzüne geniş bir yay çizerek uzaklaştı, söndü.

Kızcağız:

-"işte, biri daha öldü` diye mırıldandı.

Bir gün, ninesi söylemişti:

-"Her yıldız düştükçe yeryüzünden biri ölürmüş..."

Ninesini bir daha görebilmek için bir kibrit daha çaktı. Soğuktan kaskatı kesilmiş, beyni durmuştu. O şimdi sokak ortasında olduğunu unutmuş, düşler dünyasına dalmıştı. Kibritin alevinde yine ninesini görüyor, onun sesini işitir gibi oluyordu. İşte ninesi geliyordu. Lapa lapa yağan karların arasından bir melek gibi iniyordu... Geldi, geldi... Kollarını açtı, torununu kucakladı, aldı göklere doğru götürdü... 

Ertesi sabah, yoldan geçenler, bir evin basamağında donmuş kalmış kızcağızın ölüsünü buldular. Yanı başında bir sürü boş kibrit kutusu vardı. 
-"Zavallıcık ısınmak için bütün kibritlerini yakmış" dediler...

Bu kibritlerin alevinde onun ne düşler gördüğünü bilemezlerdi ki.

Andersen Masalları 

www.muhsinyazici.com
 
İmparatorun Yeni Elbiseleri / Andersen Masalları PDF Yazdır e-Posta
  
Pazar, 29 Mart 2015 12:46

İmparatorun Yeni Elbiseleri / Andersen Masalları

Bir zamanlar bir imparator yaşarmış; bu imparator güzel, yeni elbiselere bayılır, şık görünmek uğruna bütün parasını harcarmış. Yeni elbiselerini göstermek için bir fırsat yaratmıyorsa, ne askerleriyle, ne tiyatroyla, ne de orman gezintileriyle ilgilenirmiş. Günün her saati için ayrı bir kostüm giyermiş; krallardan söz edilirken nasıl ki,

-“Devlet ileri gelenleriyle toplantıda bulunuyor!” denilirse, bu imparator için de sürekli, “İmparator elbise odasında bulunuyor!” denirmiş.

Devamını oku...
 
Masal: Altın Yumurtlayan PDF Yazdır e-Posta
  
Pazar, 03 Mart 2013 09:52

Masal: Altın Yumurtlayan Tavuk

Uzun zaman önce şirin bir köyde yoksul bir köylü çiftçi yaşarmış. Bu çiftçi tavukları çok severmiş, her gün tavukları beslermiş ama bir tavuğu varmış ki çok özelmiş.

 

Özelliği ise altın yumurtluyor olmasıymış, çiftçi her gün altından olan yumurtayı şehre götürüp kuyumcuda bozdururmuş

Bu böyle giderken yoksul çiftçi giderek zenginleşmeye başlamış, zenginleştikçe çiftçi değişmiş artık para kazanıp geçinmek için çalışmaya gerek duymuyormuş.

Çiftçi her gün altın yumurtlayan tavuğun yumurtasını satarak geçiniyormuş. Çok geçmeden çiftçi gereksiz şeylere harcamaya başlamış. Bu parayı ve bir süre sonra yetmemeye başlamış.

Çiftçi artık tavuğu sevip okşamıyor ona eskisi kadar değer verip sevmiyormuş. Çiftçi zamanla tavuğun karnında bir hazine olduğunu düşünmeye başlamış.

Eğer tavuğu kesip karnındaki hazineyi alırsa ömür boyu zengin yaşayacağını düşünmüş.

Çiftçi aç gözlü olmaya başlamış ve bir gün elinde bir bıçak ile kümese girmiş.

Tavuk çiftçiyi öyle görünce kaçmaya başlamış. Çiftçi kararlıymış, tavuğu yakalamış ve anında kesmiş.

Hemen tavuğun karnını kesip merak için karnına bakmış ama bir de ne görsün?

Tavuğun karnı ne altın doluymuş ne de hazine varmış.

Aç gözlülük yaptığını o anda anlamış ve pişman olmuş. Fakat tavuk öldüğü için iş işten geçmiş.

 

Son Güncelleme ( Pazar, 29 Mart 2015 13:17 )
 
Masal: Ay Avcısı ve Eskimolar Bu olayın kahramanları İzlanda'nın soğuk köylerinde yaşayan Eskimolard PDF Yazdır e-Posta
  
Pazar, 03 Mart 2013 09:50

 

Masal: Ay Avcısı ve Eskimolar

Bu olayın kahramanları İzlanda'nın soğuk köylerinde yaşayan Eskimolardır.

 

Ayon dolunay olduğu bir gece, genç Eskimo fok balığı peşinde dolaşırken gözü dağın tepesdindeki aya takılıyor:

-"Şu dağın tepesine çıksam,ayı yakalasam sonrada köye kadar yuvarlaya yuvarlaya getirsem ne güzel olur" diye düşünüyormuş genç Eskimo.

-"Gecelerimiz aydınlatan kandilin yağı bitsede fark etmez artık! Koca ay buzdan yaptığımız kulubenin içinde bizi hep aydınlatır."

Genç Eskimo çok iyi kalpliydi.
Kocama ayın tek başına kendi kulubesini değil, herkesi aydınlatmasını istiyordu.

Bu nedenle:

-"Büyük bir kulube yapar, bütün köy halkı oraya yerleşiriz, ayı da kulubenin tepesine asarız" diye düşündü. Böylece Eskimo delikanlı köye gidip bütün gençleri topladı, onlarla birlikte dağın tepesine ayı tutmaya çıktılar.

Ama dağın tepesine ulaştıkları zaman birde ne görsünler, ay daha da yukarıda. Ellerini uzattılar, zıpladılar ama yakalayamadılar.

Hiçbirinin kolu o kadar uzun değildi.

Bu arada birinin aklına daha yüksek bir dağa çıkmak geldi.
Gerçekten de daha yüksek bir dağa tırmanırlarsa belki de ayı oradan yakalayabilirlerdi.

Tekrar düzlüğe inip daha yüksek bir tepeyi gözlerine kestirdiler.
Gerçekten de ay şimdi o tepenin doruğuna asılmış gibi duruyordu. Heyecanla oraya tırmandılar, ama zirveye ulaştıklarında ayın daha yüksekte havada asılı olduğunu gördüler. Zıpladılar, hopladılar, ama nafile!

Aya ulaşamadılar gene.

Eskimolar o gece çevredeki bütün dağları dolaştılar.
Ama  ovadan dağın doruğunda gibi görünen ay, dağın tepesine tırmandıklarında sanki daha yükseğe çekiliyor gibiydi. Bunun üzerine gençler ayın kendilerinden korktuğunu, yakalanmamak için de onlar yaklaştıkça ayın uzaklaştığını düşündüler. Kocaman yusyuvarlak ayı ele geçirmek için onu ikna etmeye karar verdiler.

Şarkı söylemeye başladılar.

"Güzel ay,
canım ay, yanımıza gel, mutlu et.
 Bizi bekler yağlı ekmek, tatlı çörek, ziyafet."

Fakat ayın Eskimoların yanına inmeye hiç niyeti yoktu.
Galiba canı yağlı ekmek, tatlı çörek istemiyordu. Çünkü her defasında onlar düzlükteyken dağın tepesine iniyor, zirveye tırmandıklarında ise gökyüzüne kaçıyordu.

Eskimo gençler sonunda yorgun ve bitkin köylerine döndüler.
Ayı yakalayamadıkları için büyük bir buz kulubesi de inşa etmekten vazgeçtiler.

O zamandan beri küçük kulubelerde yaşamaya, fok balığı yağıyla aydınlatan kandiller kullanmaya devam ettiler.

Kim bilir belki de ayı yakalayamamaları çok iyi oldu.

Ay hepimize kaldı!

 İzlanda Masalı

www.muhsinyazici.com

 
Masal: Akıl Okulu Bir gün ülkenin küçük kasabalarından olan Yitan'da şöyle bir haber yayılmış: - Güz PDF Yazdır e-Posta
  
Pazar, 03 Mart 2013 09:41

Masal: Akıl Okulu

Bir gün ülkenin küçük kasabalarından olan Yitan'da şöyle bir haber yayılmış:
- Güzel başkentimizde bir Akıl Okulu varmış. Her kim o okula giderse orada akıl öğretiliyormuş.

Herkes bu haberi şaşkınlıkla birbirine anlatıyormuş. Kasabanın en zenginlerinden olan bir adam da bu haberi duyunca kahkahalarla gülmeye başlamış:

- “Efendim, hayatımda hiç bu kadar komik bir şey duymamıştım. Bir insan akıllıysa akıllıdır. Sonradan akıl kazanılır mı hiç? Olacak şey midir? Duyulmuş mudur? Görülmüş müdür?”

 

Bu adam çok zengin olduğu için çocuklarının hiçbirisini okutmamış. Öyle çok parası varmış ki, istese kasabanın tamamını satın alabilirmiş. Fakat çocuklarına devamlı şöyle diyormuş:

- “Şükürler olsun çok paramız var. Yine de paramıza para katmalıyız. Ne kadar çok kazanırsak o kadar güçlü oluruz.”

Çocuklarından biri ise, babasının bu düşüncesine katılmıyormuş.

Devamlı:

-“ Babacığım, okumak gibisi var mıdır? diyormuş. Bak ne çok paramız var. Ama bu parayla bilgi satın alamayız. Buna kimsenin de gücü yetmez. Neden okumayı kötü görüyorsun?” Adam, çocuğunun bu sözlerini günlerce, gecelerce düşünmüş durmuş. Sabahlara kadar sayıklar olmuş:

-'Akıl okulu? Akıl okulu?'

Bir sabah dayanamamış ve kararını vermiş:

- “Böyle olmayacak. Şu Akıl Okulu neymiş gidip göreceğim.”

Adam yolculuk için hazırlanmış. Atına binmiş ve yola koyulmuş.

Günler geçmiş. Geceler geçmiş. Memleketinden ayrılalı tam otuziki gün olmuş. Günün birinde, yolda ağır ağır yürüyen bir ihtiyara rastlamış. İhtiyarın gözleri görmüyormuş.

Adam bu ihtiyarın haline acımış. Yanına yaklaşarak:

- “Ey yolcu, nereye gidiyorsun? diye sormuş.

İhtiyar da başkente gitmek istediğini söylemiş. Bunun üzerine adam atından inmiş ve ihtiyarı atına bindirmiş:

- “Ben de başkente gidiyorum. demiş.

Bir günlük yolum kaldı. Birlikte konuşa konuşa gideriz. İhtiyar atın üzerinde, adam yaya yolculuklarına devam etmişler.

Şehre vardıkları zaman adam ihtiyara:

-“ İşte başkente geldik, demiş. Burada inebilirsin.”

Fakat ihtiyar, adama şunları söylemiş:

-“Madem bir iyilik yaptın, bunun gerisini de getir. Beni şehrin meydanına kadar götür. Ondan sonra var git nereye gideceksen.”

Adam hiç karşı çıkmamış ve tamam demiş. Beş-on dakika sonra şehrin meydanına gelmişler.

Tam bu sırada ihtiyar bağırmaya başlamış:

-“ İmdat!.. Yardım edin. Bu adam atımı çalmak istiyor. Bu garibana yardım elini uzatacak yok mu? İmdat!..”

Meydandaki insanlar koşa koşa gelmişler onların yanına. İhtiyar kör olduğu için ona acımışlar ve adamı suçlamışlar:

- “Utanmıyor musun bu yaşta hırsızlık yapmaya! Hem de kör bir adamın atını çalmaya çalışıyorsun.

Adam haykırıyormuş:

- “Hayır yalan söylüyor. Bu at benim. Onu yoldan ben aldım. İhtiyardır, yorulmasın, bir iyilik yapmış olayım, dedim. Bu at benim. Ben hayatımda hırsızlık yapmadım. O yalancıdır.”

Fakat gel gelelim insanlar adamı dinlememişler. Atı, kör ihtiyarı ve adamı doğruca şehrin hakimine götürmüşler.

Hakim önce kör ihtiyarı, sonra adamı dinlemiş.

Ardından da şöyle demiş:

- “Bana bir baytar, bir nalbant, bir de saraç çağırın. Hemen gelsinler. Bekliyoruz.”

Adam bu üç kişinin neden çağrıldığını bir türlü anlayamamış. Kimseye de soramamış. Mecburen çağrılanların gelmesini beklemiş. Kısa bir zaman sonra da hep beraber gelmişler. Hakim gelenleri tek tek huzuruna kabul etmiş.

Önce baytar alınmış odaya. Hakim ona sormuş:

- “Ata bak. Bu at hangi memlekete aittir? Baytar şöyle karşılık vermiş:

- “Çok fazla incelemeye gerek yok. Bu at bu şehirden alınmamış. Yitan yöresine ait bir attır.”

Adam kendi memleketinin ismini duyunca hayretler içinde kalmış.

Bu sefer de hakim nalbantı çağırmış ve ona:

- “Sen de bu atın nerede nallandığına bak,” demiş.

Nalbant biraz inceledikten sonra şunları söylemiş:

-“ Bu at burada nallanmamış. Yitan yöresinde atlar böyle nallanır. Bizimkine benzemez.”

Adam yine şaşırmış. Kendi kendine,

-“Nasıl bilebilirler?” diye sorup duruyormuş.

Hakim son olarak saraca:

- “Bu atın koşumlarını incele, demiş. Nasıl eyerlenmiş?

Saraç hiç beklemeden yanıt vermiş:

- “Efendim, ilk bakışta bizim yöremize ait olmadığı anlaşılıyor. Yitan yöresinin koşum şeklidir.”

Hakim yanıtları aldıktan sonra atın sahibine dönerek:

- “Evet, sen doğru söylüyordun, demiş. Bu at senin. Artık atını alıp gidebilirsin. İhtiyara da gereken ceza verilecektir. Hiç meraklanma.”

Fakat adam dayanamayarak hakime sormuş:

-“ Siz böyle bir şey yapmayı nasıl düşündünüz? Bu adamlar, bu atın Yitan yöresine ait olduğunu nereden anladılar? Lütfen bana söyler misiniz bütün bunlar nasıl olabiliyor?”

Hakim adamın sorusuna gülerek yanıt vermiş:

- “Ben ve bu gördüğün herkes, bu şehirdeki Akıl Okulunu bitirdik. Her şeyi o okulda öğrendik. Orada doğrunun nerede ve nasıl bulunacağı öğretilir.”

Adam böylece Akıl Okulunun ne anlama geldiğini yaşayarak öğrenmiş. Heyecanla memleketi olan Yitan'a dönmüş. Bütün olanları ailesine ve arkadaşlarına anlatmış.

Sonra da bütün çocuklarını bu Akıl Okuluna göndermiş. Anlamış ki, herkeste akıl var, ama onu kullanabilmek için eğitim gerekiyor.

www.muhsinyazici.com

 
Günün Masalı: Ağaç Ev – Çocuklarımıza masal okuyalım, anlatalım PDF Yazdır e-Posta
  
Pazar, 03 Mart 2013 09:27

Günün Masalı: Ağaç Ev – Çocuklarımıza masal okuyalım, anlatalım

Bir varmış bir yokmuş. Korulu Park Mahallesi’nde Defne diye yaramaz bir kız çocuğu varmış.

Defne, her zaman okul dönüşlerinde evlerinin karşısındaki parkta oynarmış. En sevdiği oyun ağaca tırmanma oyunuymuş. Üstelik tırmanmakta pek marifetliymiş. Hem çok hızlıymış hem de çok yükseğe tırmanabiliyormuş. Çok eğleniyormuş tırmanırken. Bâzen dizi ağaçların kabuğuna sürtüp yaralanıyor, bâzen parmakları soyuluyormuş ama o farkına varmıyormuş bile.

Park bekçileri yakaladıklarında,

-“Ağaca tırmanmak yasak! Bilmiyo musun?” diye kızıyorlarmış.

Devamını oku...
 
Masal: Çıplak kral Ülkenin birinde giyimine düşkün, kendini beğenmiş bir kral varmış. Kendini çok a PDF Yazdır e-Posta
  
Cuma, 01 Mart 2013 16:50

Masal: Çıplak kral

 Ülkenin birinde giyimine düşkün, kendini beğenmiş bir kral varmış. Kendini çok akıllı sanan kral, giyim kuşamından başka bir şey düşünmezmiş.
Günlerden bir gün komşu ülkenin kralı kendisini ziyaret etmek istediğini bildirmiş. Elbette ki, bizim kralın ilk aklına gelen yine ne giyeceği olmuş.

Hemen adamlarını çağırtmış:
-"Tüm dünyaya haber gönderin" demiş.

Devamını oku...
 
Gürültülü çocuk PDF Yazdır e-Posta
  
Cuma, 06 Şubat 2009 05:51

Gürültülü Çocuk

Gürültücü çocuğu hiç kimse sevmezdi. Çünkü o kadar gürültü yapardı ki yer yerinden oynardı. Hele yürürken çıkardığı sesler dayanılacak gibi değildi.

Son Güncelleme ( Cuma, 06 Şubat 2009 05:59 )
Devamını oku...
 
Pamuk Prenses Ve Yedi Cüceler PDF Yazdır e-Posta
  
Perşembe, 25 Aralık 2008 21:58


Vaktiyle bir kış ortası… Kar taneleri gökten yere tüyler gibi dökülürken, kraliçenin biri, siyah abanoz çerçeveli bir pencerenin önüne oturmuş, dikiş dikiyormuş. Bu aralık pencereden dışarı bakarken parmağına iğne batmış.
Son Güncelleme ( Cuma, 06 Şubat 2009 05:59 )
Devamını oku...
 
Nasrettin Hoca "Birbirine karışan ayaklar" PDF Yazdır e-Posta
  
Çarşamba, 17 Aralık 2008 15:41


Çocuklar dere boyuna dizilmiş oturuyorlar, değneklerin ucundaki oltalarla sözüm ona balık avlıyorlardı. Amaç serinlemek. Hepsi de ayaklarını suya daldırmışlardı.
Son Güncelleme ( Perşembe, 01 Ocak 2009 18:17 )
Devamını oku...
 
Bilge dede ve aslan ile maymunun hikâyesi PDF Yazdır e-Posta
  
Çarşamba, 17 Aralık 2008 15:34

Bir varmış bir yokmuş
Bir dağ köyünün en yakın tepesinde evi olan bir bilge varmış. Bu dağ köyü oldukça kalabalık bir köymüş. Tam 150 hane ve 700 nüfusu varmış bu köyün. Ve üç yüz tane çocuk varmış.
Son Güncelleme ( Perşembe, 01 Ocak 2009 18:21 )
Devamını oku...
 
Aydede ve Kumdan Kaleler PDF Yazdır e-Posta
  
Çarşamba, 17 Aralık 2008 15:28
                                                  


Çocukların bu sıcakta dışarıda oynamasına izin vermemişlerdi, çünkü güneşin altında çok fazla kalırlarsa hasta olabilirlerdi. Fakat evler de çok sıcaktı. Mahallenin bütün çocukları birbirleriyle pencerelerden, balkonlardan haberleşerek denize gitmeye karar verdiler.
Son Güncelleme ( Perşembe, 01 Ocak 2009 18:24 )
Devamını oku...
 
Keloğlan ve sihirli taş PDF Yazdır e-Posta
  
Cuma, 12 Aralık 2008 20:13
                                          

   Keloğlan Ve Sihirli Taş


 Bir varmış, bir yokmuş. Allah’ın kulu çokmuş. Evvel zaman içinde bir Keloğlan varmış. İhtiyar ve yoksul annesi, bu biricik oğlunu “Kel oğlum, keleş oğlum” diye severmiş.
Son Güncelleme ( Perşembe, 01 Ocak 2009 18:26 )
Devamını oku...
 
Keloğlan İle vefasız arkadaşı PDF Yazdır e-Posta
  
Cuma, 12 Aralık 2008 20:07

                         Keloğlan İle Vefasız Arkadaşı

Bir varmış, bir yokmuş, hem de Allahın kulu çok­muş, bu kullardan biri de herkesin adını sanını işittiği bizim ünlü Keloğlanmış.

Keloğlan’ın bir arkadaşı varmış. Adı Hüsemmiş.

Yedikleri içtikleri bir gidermiş. Çok samimi imişler.

Böyle imiş ama Hüsem aşırı derecede kıskanç ruh­lu biriymiş. Bir gözünü diğer gözünden kıskanırmış ve çok da çekemez bir yapısı varmış…
Son Güncelleme ( Pazartesi, 22 Aralık 2008 13:56 )
Devamını oku...
 
Hansel ve Gretel PDF Yazdır e-Posta
  
Çarşamba, 10 Aralık 2008 08:11

                                     Hansel ve Gretel

 

Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde bir oduncu yaşarmış ormanın derinliklerinde. Bu oduncunun Hansel ve gratel adında iki çocuğu varmış. Hansel ve Gratel’in anneleri onlar daha çok küçükken ölmüş, babaları da çok kötü kalpli bir kadını üvey anne olarak başlarına getirmiş.

Üvey anne, hain, kötü kalpli bir kadınmış. Bu fakir hayatı yaşamaktan nefret ediyor, Hansel ve Gratel’e elinden geldiğince kötü davranıyormuş.
Son Güncelleme ( Pazartesi, 22 Aralık 2008 13:58 )
Devamını oku...
 
Keloğlan ile devler PDF Yazdır e-Posta
  
Salı, 09 Aralık 2008 23:34

                                   Keloğlan ile devler

Bir varmış bir yokmuş, eski zamanların birinde, bir nine ile oğlu varmış. Kafası kel olduğundan, herkes o oğlana Keloğlan dermiş.

 Keloğlan, keyfine çok düşkünmüş, sabah erkenden kalkar, akşamlara kadar sinek avlar, fare kovalar, daha güneş batar batmaz, uyuz kediler gibi ocak başına büzülürmüş. İş, güç ne yaparmış, ne de severmiş.

Son Güncelleme ( Pazartesi, 22 Aralık 2008 14:01 )
Devamını oku...
 
Ceylan, Kaplumbağa, Fare ve Karga PDF Yazdır e-Posta
  
Salı, 09 Aralık 2008 23:32

          Ceylan, Kaplumbağa, Fare ve Karga

 Bir varmış, bir yokmuş; hayvanların mutlu yaşadığı bir ülke varmış. Bu ülkede ceylan, kaplumbağa, karga ve fare bir arada güzel güzel yaşıyormuş. Yurtları uzak, çok uzak bir yerdeymiş. Mutlulukları da bu yüzdenmiş.
Son Güncelleme ( Cuma, 06 Şubat 2009 05:59 )
Devamını oku...
 
Yoksul Oduncu PDF Yazdır e-Posta
  
Salı, 09 Aralık 2008 23:02

        Yoksul Oduncu    

Yoksul bir oduncu, ıssız bir ormanın kıyısındaki küçük bir kulübede karısı ve üç kızıyla birlikte oturuyormuş. Bir sabah yine işine giderken karısına demiş ki “Bugün öğle yemeğimi büyük kızla ormana gönder.

Çünkü öğleye kadar işimi bitiremeyeceğim. Kız yolunu şaşırmasın diye yanıma bir torba darı alıp yollara serpeceğim.” Güneş ormanın tepesine kadar yükselince, kız bir tas çorbayla yola çıkmış. Fakat ormanlarda, kırlarda uçuşan serçeler, çayır kuşları, ispinozlar, karatavuklar, kanaryalar darı tanelerini çoktan toplayıp yemişlermiş. Bu yüzden kız yolu bulamamış.
Son Güncelleme ( Perşembe, 25 Aralık 2008 22:19 )
Devamını oku...
 
<< Başlat < Önceki 1 2 Sonraki > Son >>

Sayfa 1 > 2
mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün7
mod_vvisit_counterDün1281
mod_vvisit_counterBu Hafta3857
mod_vvisit_counterBu Ay1288
mod_vvisit_counter6 Aralık 2008'den Beri2717401
Üyeler : 979
İçerik : 22332
Web Bağlantıları : 6
İçerik Tıklama Görünümü : 9656578

Anket..

Sitemizde en çok hangi bölüm ilginizi çekiyor?
 

Anket...

Ben bir...
 
internet haftasi
e-okul